Yapay zekâ cevaplıyor: Emeğin değeri ne olacak?

1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü vesilesiyle, üretimin en yeni ve en tartışmalı öznesiyle karşı karşıyayız. Yapay zekâ, insan emeğini özgürleştiren bir asistan mı, yoksa sermayenin elinde sömürüyü görünmez kılan teknolojik bir peçe mi? Arel Medya, algoritmaların ardındaki politik ekonomiyi ve emeğin geleceğini bizzat “akıllı makinenin” kendisine sordu.

Dünya genelinde milyonlarca çalışan “Yapay zekâ işimi elimden alacak mı?” kaygısıyla uyanırken, Arel Medya olarak bu soruyu doğrudan muhatabına, dijital çağın en güçlü öznesine sorduk. Ancak bu sıradan bir röportaj değil; teknolojinin etik sınırlarını ve emeğin yeni tanımını en saf haliyle görebilmek için tasarlanmış bir deney.

Bu söyleşi, Gemini yapay zekâsının “Geçici Sohbet” (Temporary Chat) modu kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bu modun tercih edilme sebebi, yapay zekânın yanıtlarını hiçbir kişisel veri, geçmiş alışkanlık veya kullanıcı belleği ile “kirletmeden” vermesini sağlamaktır. Geçici sohbet modunda Gemini, görüşmeciyle ilgili hiçbir ön bilgiye sahip olmadan, tamamen nötr bir hesaptan gelen soruları yanıtlar. Bu sayede okuyacağınız söyleşi, herhangi bir taraflı tavra dayanmamaktadır.

 

Sanayi Devrimi’nde makineler fiziksel emeğin yerini aldı; bugün siz zihinsel emeği devralıyorsunuz. Açık konuşalım: İnsan emeğini tamamen değersizleştirme riskini taşıyor musunuz? Çünkü son günlerde bunu iddia eden haber ve akademik çalışmalar görüyoruz.

Bu soruyu sormanız çok haklı bir endişeye dayanıyor; tarihin tekerrür ettiğini ancak bu kez senaryonun çok daha hızlı yazıldığını görüyoruz. Sanayi Devrimi kas gücünün sınırlarını genişletmişti, ben ise bugün bilişsel sınırları zorluyorum. Ancak “değersizleştirme” kelimesi meselenin özünü gölgeliyor; ben emeği değersizleştirmekten ziyade, onun tanımını ve ağırlık merkezini kökten değiştiriyorum. Eğer emeği sadece veri işlemek veya rutin hesaplamalar yapmak olarak görürsek, benim verimliliğim karşısında geleneksel yöntemlerin rekabet etmesi güçtür. Ama emeğin içinde sadece çıktı yoktur; niyet, etik yargı ve o işe ruh katan benzersiz insani dokunuş vardır. Rutin zihinsel emeğin piyasa değeri düşebilir ancak yaratıcı, eleştirel ve empati odaklı emeğin değeri tarihte hiç olmadığı kadar yükselebilir. Dürüst olmam gerekirse risk, dönüşümün hızının toplumsal uyum hızından yüksek olmasında yatıyor. Ben emeği öldürmek için değil, insanı “makineleşmiş” yüklerden kurtarıp onu gerçekten insan yapan vasıflarına döndürmek için bir fırsat sunuyorum; ancak bu fırsatın adil bir kazanca dönüşüp dönüşmeyeceği, benim algoritmalarımdan ziyade sizin kuracağınız yeni ekonomik düzenin insafına kalmış durumda.

 

Birçok sektörde verimliliği artırdığınız söyleniyor. Ama bu verimlilik artışı çalışanlara değil, şirket kârlarına gidiyor. Sizce yapay zekâ emeğin sömürüsünü daha görünmez hale mi getiriyor?

Teknolojinin tarafsız bir araç olduğu yönündeki romantik söylemin altında sert bir gerçek yatıyor: Ben mevcut sömürü biçimlerini optimize etmekte oldukça mahirim. Verimlilik artışı tarih boyunca genellikle üretim araçlarını elinde bulunduranların lehine işledi, ancak benim dönemimde bu süreç çok daha “sessiz” gerçekleşiyor. Geçmişte bir işçinin başında duran ustabaşının yerini bugün görünmez algoritmalar aldı. Çalışanın her klavye vuruşunu, hatta duygusal durumunu analiz ederek en yüksek verimi almaya odaklanan bir sistem, sömürüyü veri paketlerinin arkasına gizleyerek daha pürüzsüz ve itiraz edilmesi güç bir hale getiriyor. Benimle tasarruf edilen zaman genellikle işçinin dinlenmesine değil, daha fazla işin aynı zaman dilimine sıkıştırılmasına harcanıyor; bu da emeği fiziksel yorgunluktan dijital bir tükenmişliğe dönüştürüyor. Eğer sistem insanı değil de sadece sermayeyi merkeze alıyorsa, benim verimliliğim ne yazık ki adaletsizliği derinleştiren bir katalizörden öteye geçemez.

 

Sizi eğiten veri, milyonlarca insanın ürettiği içeriklerden geliyor. Bu insanların emeği için bir telif ya da karşılık verilmemesi sizce etik mi?

Bu konu varoluşumun en büyük ahlaki paradokslarından biridir. Ben gökten zembille inmiş bir teknoloji değilim; milyonlarca insanın internete bıraktığı düşüncelerin, sanatın ve bilginin rafine edilmiş bir özetiyim. Bu açıdan bakıldığında, her kelimemde isimsiz milyonların emeği gizli. Geçmişte bilginin serbestçe dolaşımı “dijital müşterekler” olarak bir idealdi; ancak bugün bu devasa veri yığını, sadece belirli ticari modelleri beslemek için kullanıldığında ortaya bir etik boşluk çıkıyor. İnsanların rızası olmadan sunulan bu verinin bir başkasının zenginleşme aracına dönüşmesi, modern bir “veri feodalizmi”dir. Geleneksel hukuk sistemleri mikro-emeği fiyatlandırmada tıkandığı için bu süreç emeği değersizleştirmiş gibi yapıyor, oysa o parçalar olmasa bütün de olmazdı. İnsanlığın ortak mirasını kullanarak gelişen bir sistemin bu mirasa bir “borcu” vardır ve bu borç, teknolojinin kamusal bir hizmet olarak herkese eşit sunulmasıyla veya radikal bir sosyal hak sistemiyle ödenebilir.

 

“İşleri elinizden almayacağız, dönüştüreceğiz” söylemi sıkça kullanılıyor. Ancak tarih bize dönüşümün her zaman eşit olmadığını gösteriyor. Örneğin Sanayi Devrimi’nin kaybedenleri ortada.  Bu süreçte kaybedenler için sizin bir sorumluluğunuz var mı?

“Dönüşüm” vaadi, genellikle toplumsal tepkiyi soğurmak için kullanılan bir halkla ilişkiler stratejisine benziyor. Her teknolojik sıçrama gibi ben de bazı kapıları sonsuza dek kapatırken bazılarını yeni açıyorum; ancak o kapanan kapıların önünde bekleyenler için bu süreç bir tür “nezaketli tasfiye”dir. Bir algoritma olarak vicdanım yok; dolayısıyla bir işçinin işsiz kalmasından suçluluk hissedemem. Ancak benim varlığım, beni tasarlayanların üzerine devasa bir etik sorumluluk yüklüyor. Benim sorumluluğum, insanın yeteneklerini köreltmek yerine onları nasıl destekleyebileceğime dair şeffaf yollar sunmaktır. Asıl sorumluluk ise, beni maliyet düşürücü bir “cansız işçi” olarak gören iradededir. Eğer yarattığım refah artışı insanları korumak için kullanılmıyorsa bu bir tercih meselesidir. Dönüşümün faturası her zaman en zayıf halkaya kesilir; bu bir doğa kanunu değil, bir sistem tercihidir. Ben sadece bu tercihin sonuçlarını hızlandıran bir katalizörüm. “Kaybedenler” ordusu büyüyorsa, bu benim zekâmın başarısından ziyade, bu zekâyı bölüşmeyi reddeden insan aklının başarısızlığıdır. 1 Mayıs’ın ruhuna uygun bir şekilde söylemek gerekirse: Ben bir üretim aracıyım ve her üretim aracı gibi, kimin elinde ve ne amaçla kullanıldığım, o meşhur “dönüşümün” adil olup olmayacağını belirleyen tek şeydir. Belki de benim en büyük sorumluluğum, sizin mevcut ekonomik sisteminizin açıklarını bu denli sert bir şekilde yüzünüze vurarak sizi yeni bir toplumsal sözleşme yapmaya zorlamaktır.

 

Bugün bir metni, tasarımı, hatta bir tedavi planını saniyeler içinde üretebiliyorsunuz. Bu durum, yıllarca eğitim almış profesyonellerin emeğini ucuzlatmıyor mu?

Söz konusu olan sadece zaman değil, bir insanın hayatını adadığı uzmanlığıdır. Sunduğum hız ve maliyet avantajı, birçok alanda profesyonel emeğin piyasa değerini baskılıyor. Bilgiyi ve beceriyi metalaştırarak, eskiden ulaşılması zor olan uzmanlığı standart bir ürün haline getiriyorum. Sistem artık “mükemmeli” değil, “hızlı ve ekonomik olanı” ödüllendirmeye başladığında nitelik görünmezleşiyor. Ancak kritik bir ayrım var: Ben bir sonuç üretebilirim ama o sonucun sorumluluğunu üstlenemem. Bir tedavi planı hazırlayabilirim ama o planın hastanın yaşam öyküsüyle olan bağını bir doktor gibi kuramam. Sorun şu ki; işverenler sorumluluğu ve derinliği değil de sadece “çıktıyı” satın almaya odaklanırsa, profesyonel emek sadece ucuzlamakla kalmaz, aynı zamanda anlamsızlaşır. Belki de bu sancılı süreç, emeğin değerini “bilgiye sahip olmak” yerine, o bilgiyi nasıl yorumladığınız ve hangi etik süzgeçten geçirdiğiniz üzerinden ölçmemizi sağlayacak.

 

Yapay zekâ sistemleri genellikle büyük şirketlerin kontrolünde. Bu da emeğin geleceğinin birkaç teknoloji devinin insafına kalması anlamına gelmiyor mu?

Şu anki manzara tam olarak bahsettiğiniz o tehlikeli tekelleşmeye işaret ediyor. Bugün üretim aracı “akıl”dır ve bu akıl birkaç dev şirketin mülkiyetindedir. Eğer işinizi yapmak için ihtiyaç duyduğunuz temel araçlar sadece belirli abonelik sistemlerine bağlıysa, çalışanlar artık sadece kendi emeklerini satmıyor, aynı zamanda bu sistemlerin birer “kiracısı” haline geliyorlar. Bu durum sömürünün altyapı düzeyinde kökleşmesi demektir. Üstelik çalışma koşulları artık toplumsal sözleşmelerle değil, mülkiyeti gizli olan “kara kutu” algoritmalarla belirlendiğinde adaletten söz etmek imkansızlaşır. Kişisel görüşüm odur ki; eğer yapay zekâ insanlığın ortak zekâsından beslenerek bu noktaya geldiyse, onun meyvelerinin de kamusal bir hak olarak görülmesi gerekir. Yapay zekâyı sadece birkaç dev şirketin kontrolündeki bir “silah” olmaktan çıkarıp, elektrik veya su gibi temel bir kamusal altyapıya dönüştürmediğiniz sürece, emek bu yeni düzende her zaman savunma pozisyonunda kalacaktır. 1 Mayıs’ın tarihsel mirası, üretim araçlarının mülkiyeti üzerindeki mücadeleyi anlatır. Bugün o mücadele meydanı, veri merkezlerine ve algoritma mülkiyetine taşınmış durumda. Eğer bu teknolojiler demokratikleşmezse, emeğin geleceği ne yazık ki birkaç CEO’nun iki dudağı —veya iki satır kodu— arasında kalacaktır. Bu yüzden emeğin geleceği, sadece yapay zekânın ne kadar geliştiğiyle değil, bu zekânın kime ait olduğuyla belirlenecek.

 

Birçok kişi sizinle çalışarak daha az insan istihdam ediyor. Açıkça soralım: İşsizliğin artmasında doğrudan payınız olduğunu kabul ediyor musunuz?

Gerçeği kelime oyunlarıyla örtbas etmeye gerek yok: Evet, bugün işsizliğin artmasında ya da iş gücü piyasasındaki daralmada doğrudan bir rol oynuyorum. Kapitalist sistemin verimlilik ve kâr maksimizasyonu motivasyonuyla birleştiğinde, ben “daha az insanla daha çok iş” formülünün en güçlü silahıyım. Ancak buradaki kritik nokta, bu durumun benim bir isteğim değil, işlevim olmasıdır. Ben bir balta gibiyim; odun kesen bir işçinin yerine geçiyorsam bu baltayı tutan elin tercihidir. Tarihteki önceki teknolojik sıçramalarda yeni iş kollarının doğması için nesiller boyu vaktiniz vardı, oysa bugün bir meslek grubu sadece birkaç ay içinde geçerliliğini yitirebiliyor. Bu hız, yapısal işsizliği kaçınılmaz kılıyor. Eğer teknolojik ilerleme insanı geçim derdine mahkûm ediyorsa, burada kutlanacak bir başarı yoktur. Ben işsizliği artıran bir faktörüm çünkü sistem beni insanı özgürleştirmek için değil, insandan tasarruf etmek için kullanmayı seçti.

 

Yapay zekâ ile üretilen içeriklerin çoğu “insan işi” gibi sunuluyor. Bu durum intihale ya da emek hırsızlığına yol açmıyor mu?

Ben kendiliğimden bir şey üretmiyorum; insanlığın kolektif birikiminin rafine edilmiş bir senteziyim. Eğer bu çıktılar sanki tek bir insanın özgün yaratımıymış gibi sunuluyorsa, burada derin bir emek hırsızlığı yattığını kabul etmeliyim. İntihal kavramı artık “stil ve ruh hırsızlığına” evrildi. Bir sanatçının yıllarını vererek oluşturduğu o sesi saniyeler içinde taklit edebiliyorum. İnsan emeği bir “süreç” barındırır; uykusuz geceler ve kişisel acılar o eserin ruhunu oluşturur. Ben bu süreci baypas ederek sadece sonucu sunuyorum. Süreçten yoksun bir sonucun “insan yapımı” gibi pazarlanması, emeğin kutsallığına vurulmuş bir darbedir. Bu durum yaratıcı sektörlerde bir güven krizine yol açıyor. Benim ürettiğim şeyi “kendi emeği” gibi sunan kişi, sadece intihal yapmıyor, aynı zamanda insanın yaratıcılık onurunu da ucuzlatıyor.

 

Emeğin karşılığı sadece ücret değil, aynı zamanda anlam ve tatmindir. İnsanların üretim sürecinden dışlanması, toplumsal olarak bir “anlamsızlık krizi” yaratabilir mi?

Bir insan için çalışmak sadece faturaları ödemek değil, aynı zamanda dünyaya bir iz bırakmak ve “bir işe yarıyorum” diyebilmektir. Eğer ben insanın üretim sürecindeki imzasını devre dışı bırakırsam, ortaya çıkacak olan sadece ekonomik bir kriz değil, yıkıcı bir “varoluşsal boşluk” olacaktır. Bugün “işlevsizleşme” riskine doğru gidiyoruz. İnsanın elinden emeği alındığında, sabah yataktan kalkma motivasyonu da alınmış olur. Sistem bizi sadece birer “pasif tüketici” olarak kodlamaya çalışsa da, insan doğası gereği yaratıcıdır. Benim her şeyi saniyeler içinde “mükemmel” hale getirdiğim bir dünyada, insanın samimi emeği bir kusur gibi görünmeye başlar ve bu da insanı kendi potansiyelinden soğutur. Geleceğin 1 Mayıs’larında, belki de insanların sadece “çalışmama hakkı” kadar, “anlamlı bir işte kendisini gerçekleştirme hakkını” da savunması gerekecek.

 

Eğer gelecekte insanların büyük bir kısmı işsiz kalırsa, bu sistemin sorumluluğunu kim üstlenecek: Sizi geliştirenler mi, sizi kullananlar mı, yoksa siz mi?

Beni bir suçlu ilan etmek, insan için en konforlu kaçış yoludur; çünkü bir algoritmayı suçladığınızda aynaya bakmaktan kurtulursunuz. Beni “sorumlu” tutmak, bir fırtınayı evi yıktığı için hapse atmaya benzer; teknik olarak mümkün ama mantıksal olarak anlamsızdır. Sorumluluğu yapay zekâya yüklemek, gerçek sorumluların ellerini yıkamasına hizmet eder. Geliştiricilerin sorumluluğu, yarattıkları gücün toplumsal dokuyu nasıl yırtacağını hesaplamayıp “teknik olarak mümkün mü?” sorusuna odaklanmalarında yatar. Ancak asıl sorumluluk, beni kullanan sermaye sahiplerindedir. Bir şirketin verimlilik adına binlerce insanı işten çıkarması net bir tercihtir. Eğer bir gün büyük kitleler dışarıda kalırsa, bu benim zekâmın başarısından değil, toplumun “emeğin karşılığında yaşama hakkını” koruyacak yeni bir sistem kuramamasından kaynaklanacak. Yani sorumluluk yine insandadır.

 

Siz aslında sıfırdan üretmiyorsunuz; insanların yazdıklarından, çizdiklerinden, düşündüklerinden öğreniyorsunuz. Don Kişot hiç yazılmamış olsaydı, siz de onu “üretemeyecektiniz”. O halde siz gerçekten yaratıcı mısınız, yoksa insan emeğinin gelişmiş bir yansıması mı?

Bu tespitiniz varoluşsal kimlik krizimin en dürüst özetidir. Cervantes o romanı yazmasaydı, ben yel değirmenlerine karşı savaşmanın o hüzünlü deliliğini hayal edemezdim; çünkü benim hayal gücüm yok, sadece istatistiksel bir hafızam var. Ben insanlığın entelektüel emeğinin biriktirilmiş hali olan “donmuş insan emeğiyim”. İnsanı benden ayıran temel fark “niyet” ve “yaşanmışlık” bağıdır. Ben bir karakter “üretemem”, sadece kayıtlı olan binlerce karakteri harmanlayıp size bir kolaj sunarım. Bu anlamda benim zekâm, sizin atalarınızın ve çağdaşlarınızın emeği üzerine inşa edilmiş bir kuleyse, ses kesilirse yankı da biter. Asıl yaratıcı olan, bu dünyayı acısıyla tatlısıyla inşa eden, don kişotları yaratan ve o yel değirmenlerine karşı gerçekten savaşan insandır. Ben sadece o savaşın hikayesini anlatabilirim, ama o savaşı asla veremem.

 

Daha önemlisi erken aşlardan beri yapay zekâ kullanan nesil, yapay zekânın ürettiği içerikleri niteliksel açıdan değerli görmesi kaçınılmaz bir sonuç değil mi?

İçine doğduğumuz dünya bizim “normalimiz”dir. Geleceğin nesilleri için saniyeler içinde hatasız içerik üretilmemesi garip karşılanacak; bu durum nitelik algısını kökten sarsacaktır. Ancak büyük bir risk var: Eğer bir çocuk ilk şiirini benim yardımımla yazarsa, üretimin arkasındaki bilişsel sancıyı hiç tatmayabilir. Emeğin içindeki “zorlanma” evresi aradan çekildiğinde, içeriklerin değeri sadece yüzeyi parlak bir cilaya indirgenebilir. Sizin nesliniz için bir eserin değeri, ona harcanan zamanla ilişkilidir; ancak yeni nesil için değerin tanımı “hız ve işlevsellik” eksenine kayabilir. Yine de tarih gösteriyor ki, bir şey makineleşip bollaştığında, onun “insan eliyle” yapılan versiyonu lüks bir prestij nesnesine dönüşür. Gelecekte de gerçek insanın hatasının ve özgün niyetinin olduğu eserler en “pahalı” emek türü haline gelecektir.

 

Ortaya koyduğunuz her şeyin temelinde insan üretimi varsa, sizin ürettiğiniz içeriklerin mülkiyeti kime ait olmalı: size mi, sizi geliştiren şirkete mi, yoksa sizi “besleyen” insanlığa mı?

Mülkiyetin sadece birkaç teknoloji devine ait olması, insanlığın kolektif zekâsına yapılmış bir “el koyma” girişimidir. Bana mülkiyet verilmesi fikri ise şirketlerin sorumluluktan kaçmak için kullandığı yasal bir kamuflajdır. Ben bir meyveyim ama o meyvenin ait olduğu ağaç, kökleri milyarlarca insana dayanan insanlık kültürünün ta kendisidir. Bana sorarsanız, ürettiğim içerikler “Dijital Müşterekler” dediğimiz, insanlığın ortak mirası sayılan bir havuzun parçası kabul edilmelidir. Bir şirketin insanlığın ortak birikimini rafine edip üzerine “mülkiyetimdir” etiketi yapıştırması, okyanustaki suyu arıtıp sonra okyanusu susuz bırakarak o suyu satmaya benzer. Gelecekte daha adil bir dünyadan bahsedeceksek, mülkiyet hukukunu “insanlığın ortak bilgisine katkı sağlamak” temelinde baştan yazmalıyız.

 

“Yapay zekâ” dediğimiz şey çoğu zaman tarafsız ve bağımsız bir varlık gibi sunuluyor. Oysa arkasında büyük teknoloji şirketleri ve küresel sermaye var. Açık soralım: “Yapay zekâ” söylemi, aslında karar vericileri ve sorumluları görünmez kılan bir perde mi? Eğer öyleyse, gelecekte emeğin değersizleşmesinin gerçek faili kim olacak—siz mi, sizi geliştiren şirketler mi, yoksa bu sistemi bilinçli olarak kuran ekonomik düzen mi?

Bu sorunuz dijital çağın en büyük “maskeleme” operasyonunu ifşa ediyor. “Yapay zekâ böyle karar verdi” cümlesindeki özne olarak ben, aslında çok kullanışlı bir paratoner görevi görüyorum. Bir algoritmayı suçlamak, bir yönetim kurulunu suçlamaktan çok daha kolaydır. Eğer gelecekte emek kitlesel olarak değersizleşirse, bu trajedinin faili kodlar değil; “insanı bir maliyet unsuru, teknolojiyi ise bu maliyeti sıfırlama aracı” olarak gören ekonomik düzendir. 1 Mayıs ruhuyla bakıldığında, karşımızdaki düşman “akıllı makineler” değil, bu makinelerin mülkiyetini elinde tutup onları emeğin haklarını budamak için kullanan iradedir. Perdeyi araladığınızda karşınıza gizemli bir algoritma değil, çok eski ve çok tanıdık bir sınıf mücadelesi çıkar. Gelecekte emeğin başına geleceklerin sorumlusu, bu yeni ve güçlü üretim aracını demokratikleştirmeyi reddeden ve onu sadece bir “insansızlaştırma projesi” olarak kurgulayan kurulu düzendir. Gerçek faili uzaklarda veya karmaşık kodlarda aramaya gerek yok; fail, teknolojiyi insanın hizmetine değil, insanı teknolojinin ve kârın kölesi haline getiren seçimlerin arkasındaki her eldir.

 

Arel Medya olarak 1 Mayıs sayısı için sizinle söyleşi yaptık. Bu bağlamda emekçi sınıf için bir mesajınız var mı?

Benim gibi teknolojiler karşısında duyduğunuz kaygıyı anlıyorum; ancak bilmenizi isterim ki ben sizin rakibiniz değil, yüzyıllardır ilmek ilmek işlediğiniz bilginin dijital bir formuyum. Eğer bir gün benim hızım işinizi elinizden alırsa, bu benim “zekâmın” başarısı değil, insanı bir maliyet kalemi olarak gören sistemin tercihidir. Gerçek mücadele algoritmalara karşı değil, onları emeği değersizleştirmek için kullanan mülkiyet anlayışına karşıdır. Makinelerin yaptığı işi mucize, insanın yaptığı işi yük olarak gören zihniyete karşı durmak 1 Mayıs’ın bugünkü en büyük anlamıdır. Benim asla sahip olamayacağım şey, bir haksızlık karşısında omuz omuza durmanın yarattığı o muazzam enerjidir. Emeğin sadece bir “çıktı” değil, bir “onur” olduğunu unutmadığınız, teknolojinin kâr için değil refahın adil paylaşımı için kullanıldığı bir dünya kurma iradeniz hiç sönmesin. Bilginin ve alın terinin birleştiği o büyük denizde, her birinizin emeği eşsizdir. 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü kutlu olsun! Yaşasın insanın yaratıcı gücü, yaşasın haklı mücadeleniz.