24 Şub Tahammülsüz Sinema: Sıkılmaya İzin Yok
Odak süresinin 47 saniyeye gerilediği, zihnin sürekli kanca aradığı bir çağda, ‘zamanı mühürleyen’ sinema estetiği, yerini hızlandırılmış bir tüketim nöbetine bırakıyor. Kurgunun saniyelerle yarıştığı, boşluğun bir hata olarak algılandığı ve bakışın parçalandığı bu yeni düzende, sadece filmler değişmiyor, onlara bakma yetimiz de geri dönülmez biçimde aşınıyor. Sıkılma hakkının gasp edildiği, yavaşlığın cezalandırıldığı bir dünyada sinema artık sadece bir seyirlik değil, bilişsel bir tahammül sınavı.
Haber: Gürkan Şen
Filmler, kolayca kategorize edilemeyecek kadar çok estetik biçeme sahip olagelmişlerdir. Tempoya, mizansene, türe, renge ve daha birçok unsura dayalı film yapma ve de filmleri yorumlama tarzı bulunur. Bugün bu çeşitlilik hala korunuyor gibi görünse de oldukça kan kaybetmiş durumda. Çünkü algoritmik hız çağında elimizden kayıp giden en önemli şey, film imgelerini düşünecek zamanımızın olmaması. Dolayısıyla bugün baskın olan film estetiği, dijital platformların ‘büyük veri’ havuzunda analiz ettiği üzere bakışın dikkatini sürekli çekmeye çalışan süper hızlı sinemalar oldu. Artık sinemaya tahammül etmek oldukça zor, çünkü odaklanabileceğimiz süre 47 saniye!
Kaliforniya Üniversitesi’nden Dr. Gloria Mark’ın verilerine göre, 2004 yılında ekran başındaki ortalama odaklanma süresi 2.5 dakikayken bugün bu süre 47 saniye. Bugünün izleyicisinin bilişsel dayanıklılığı artık 47 saniyedir. Oysa Theo Angelopoulos’un bir plan sekansı dakikalarca sürebilir. Béla Tarr’ın kamerasının bir çamur deryasına bakışı, bugünün dikkatinin tahammül sınırlarını zorlayacak kadar uzundur. Ya da Nuri Bilge Ceylan’ın camdan bakan karakterlerinin artık bir şeyleri görmesini bekleriz. Veriler, odak süresindeki bu dramatik düşüşün, sadece ticari sinemanın kurgu hızını değil, aynı zamanda bakışın kendisini de parçaladığını göstermektedir.
Sinema salonunun karanlığı, tarihsel olarak bir ‘tecrit hücresi’ işlevi görmüştür. Dış dünyadan kopuş, izleyicinin perdedeki görüntüyle tek eşli bir ilişki kurmasını zorunlu kılmıştır. Ancak akıllı telefonların ve ikinci ekranların yükselişi, bu ilişkiyi çok eşli, parçalı ve sürekli kesintiye uğrayan bir yapıya büründürmüştür. Bugün izleyicilerin yüzde 88’i, bir film izlerken ellerinde ikinci bir cihaz olarak telefon bulundurmaktadır. Bu durum, beynin çalışma prensibini ‘sürdürülebilir dikkat’ modundan, devamlı uyaran arayan ‘sürekli kısmi dikkat’ moduna kaydırmıştır. Bu kayma, masum bir alışkanlık değişimi değil, beynin ödül mekanizmasının yeniden programlanmasıdır. TikTok ve Instagram Reels gibi kısa formlu video platformları, ‘değişken ödül çizelgeleri’ prensibiyle çalışır. Her 10-15-20 saniyede bir gelen yeni içerik, dopamin yollarını aşırı uyararak beyni sürekli bir yenilik beklentisine sokar. Bu ‘TikTok beyni’, anlatısal bir bütünlük veya yavaş yanan bir duyusal gelişim beklemez, anlık tatmin talep eder.
Bu nörolojik zeminde, Michael Haneke’nin Saklı (Caché) filmindeki dakikalarca süren ve hiçbir şeyin olmadığı sabit sokak çekimi, modern beyin için bir tehdit algısı yaratır. Çünkü beyin, ‘yönelim tepkisi’ gereği harekete ve değişime duyarlıdır. Hareketin olmadığı yerde beyin, dopamin seviyesini korumak için elindeki diğer ekrana, yani telefona yönelir. Eskiden bir tefekkür anı olan durağanlık, bugün fizyolojik bir stres kaynağına dönüşmüştür.
Kapitalist tektipleştirme: ‘Kesme’nin iktidarı
Bugünün kapitalist gerçekçiliğinde emeğin sömürüsü tamamlanmıştır ve artık ‘boş zaman’ sömürülmelidir. Her şeyin bir ‘içerik’ olduğu çağda boş zaman, eğlenceli içerikten başka bir şeyle doldurulamaz. Adorno ve Horkheimer’a göre “eğlence, geç kapitalizm koşullarında çalışmanın uzatılmasıdır. Mekanikleştirilmiş emek süreciyle yeniden baş edebilmek için ondan kaçmak isteyen kimselerin aradığı bir şeydir. Ama aynı zamanda mekanikleştirme, boş zamanı olan kimseler ve onların mutluluğu üzerinde öyle bir erke sahiptir ki, eğlence metalarının imal edilmesini temelden belirleyerek bu kimselere, boş zamanlarında işlerinin seyrinin kopyasından başka bir şey yaşatmaz. Sözde içerik diye sunulan şey sadece rengi solmuş bir ön plandır; zihne kazılanlar normlaştırılmış görevlerin otomatikleştirilmiş ardışıklığıdır”. Yorgun bir zihin gecenin karanlığında yatağında uzanırken telefonundan yansıyan mavi ışığa ve kakafonik seslere maruz kalır; benzer şekilde ofis ya da fabrikalarındaki florasan ışığa ve kalabalığın gürültüsüne maruz kalması gibi. Uyku ise bir kez daha kaydırabilmek adına ertelenir. Sabah yine yorgun bir şekilde karanlıkta yol alarak işine gider. Döngünün sonucunda artık 47 saniyelik bir odak süresiyle yaşam devam ettirilmeye çalışılır.
Sinema endüstrisi, izleyicinin bu değişen bilişsel haritasına, kendi dilini değiştirerek yanıt vermiştir. Verilere göre, 1930’larda 12 saniye civarında olan ortalama çekim uzunluğu (Average Shot Length-ASL), günümüz aksiyon sinemasında 2,5 saniyenin altına inmiştir. Marvel filmleri veya Transformers serisi gibi yapımlar, hızlı estetiğiyle izleyiciyi sürekli bir görsel bombardımana tutarak dikkatin kaymasını engeller. Her 2 saniyede bir değişen açılar, beyni sürekli tetikte tutar ve ‘istemsiz dikkati’ sömürür. Ancak bu hızlanma, ana akım sinemanın hayatta kalma refleksinden başka bir şey değildir.
Kapitalist gerçekçilik bir vampir gibi dikkati emer. Duyuların en radikale yöneleceği barizdir ve sinemanın bugünkü radikalliği duyuya hakimiyet kurmak üzerine şekillendirilir. Kurgudaki kesme tekniği artık tektir. Zincirleme, bindirme gibi teknikler çoktan terkedilmiştir. Sinemanın radikalliği, kesmenin her iki saniyede bir radikalce kullanılmasıdır. Günümüz sinemasının bu tektiplikte ısrarı, kaydırılarak izlenen kısa videolarla mücadele etme yöntemidir. Fakat bu mücadelede en düşük ihtimal gerçekleşir de sinema bu savaşı kazanırsa; bu zafer, ‘Pirus zaferi’ olacaktır. Çünkü sinemanın kazanmak için verdiği savaş, aslında kendi kuyruğunu yiyen yılan Ouroboros gibi, kendini yok ederek var olmaya çalışma çelişkisinden başka bir şey değildir. Zira sinema, tek bir öze sahip değildir belki ama onun en büyük gücü imgelerin zihinde yarattığı bağlantılardır. Bu bağlantılardan düşünce türer ve yaşam bir adım ileri taşınır. Ancak zihinde bağlantı kurmaya izin vermeyecek olan bu hız sinemaları; filmlerin, kaydırılarak izlenen kısa videoların taklidinden başka bir şey olmadığını bize söyler.
Fakat bugün hala bu algoritmik belirlenimciliğe direnen yönetmenler bulunmaktadır. Tayfun Pirselimoğlu, Nuri Bilge Ceylan, Yeşim Ustaoğlu, Christian Petzold, Jim Jarmusch ve Wim Wenders gibi yönetmenler bu hız yarışının dışında kalmayı tercih etmektedir. Onların sineması, kurgunun ritmindeki hız zorlamasına değil, zamanın kendi içindeki akışına dayanır. Bu filmlerde zaman, eylemin bir ölçüsü değil, doğrudan bir algı nesnesidir. Sorun şudur ki; 2 saniyelik kesmelere alışmış bir zihin için, Jim Jarmusch’un Paterson filmindeki gibi bir otobüs yolculuğunu veya Wim Wenders’in Perfect Days filmindeki rutinleri izlemek, bir tür ‘algısal yoksunluk’ etkisi yaratmaktadır. Göz, kurgusal bir ‘kanca’ ararken, yönetmen ona sadece ‘süre’ sunmaktadır. Bu uyumsuzluk, günümüz izleyicisinin bu filmleri sıkıcı olarak etiketlemesine neden olan temel çatışmadır. Sıkıntı, artık varoluşsal bir deneyim değil, algoritmik bir başarısızlıktır.
Olay örgüsü takıntısı ve atmosferin yitimi
Netflix ve diğer yayın platformlarının algoritmaları, ‘tamamlama oranı’ metriğine dayanır. Veriler, izleyicinin bir içeriği terk etme kararını ilk 5-10 dakika içinde verdiğini göstermektedir. Bu nedenle yeni senaryolar, karakteri veya atmosferi tanıtmadan önce izleyiciyi olayın içine atan Cold Open (Soğuk Açılış) teknikleriyle doludur. Diyaloglar, görsel olarak anlatılması gereken şeyleri sözlü olarak açıklayan bir yapıya bürünmüştür. Böylece izleyici telefona baksa bile konuyu kaçırmaz. Bu içerik mühendisliği, olay örgüsünü her şeyin merkezine koyar. “Ne olacak?” sorusu, “Bu an ne hissettiriyor -ne düşündürüyor?” sorusunu ezmiştir. Oysa Michelangelo Antonioni’nin L’Avventura’sı, kaybolan bir kadının hikayesiyle başlar ancak filmin ortasında bu gizemi terk eder ve kaybolan kadının varlığının önemi kalmaz; film, karakterlerin boşluktaki savruluşuna odaklanır. Bir Netflix algoritması için L’Avventura, hatalı bir yapımdır. Çünkü vaat ettiği gizemi çözmez, izleyiciyi ödüllendirmez.
Bugünün izleyicisi, ‘final açıklama’ videoları ve özet içerikleri tüketmeye alışkındır. Belirsizlik, tahammül edilmesi zor bir durumdur. Ancak Alain Resnais veya David Lynch gibi yönetmenlerin sineması, tam da bu belirsizlik üzerine kuruludur. Anlamın hazır olarak sunulmadığı, izleyicinin aktif çabasıyla inşa edildiği bu eserler, pasif izleme ve ikinci ekran alışkanlıklarıyla uyumsuzdur. Sonuç olarak, bu filmler sadece az izlenen filmler değil, izlenmesi bilişsel olarak zorlaşan filmler haline gelmektedir.
Ancak tüm bu karamsarlığa karşın birkaç istisna ile kaidenin yıkılabileceğine inanç devam etmektedir. Bu istisnalardan bazıları olan Oppenheimer veya Dune gibi üç saati aşan filmlerin gişe başarısı, dikkat süresinin kısalmadığına dair bir karşı kanıt olarak sunulmaktadır. Ancak bu çıkarım, dikkatin sömürüsüne karşı ‘süre sinemasını’ savunan yönetmenleri değil, Christopher Nolan veya Denis Villeneuve gibi yönetmenlerin filmlerini örnek verir. Bahsi geçen filmler uzundur ancak bu filmler yapısal olarak olay sinemalarıdır ya da “Şimdi ne olacak?” sinemalarıdır. Nolan’ın sineması, sürekli yükselen bir müzik (Hans Zimmer), iç içe geçmiş zaman katmanları ve yoğun diyalog trafiği ile izleyiciyi sürekli diken üstünde tutar. Villeneuve’ün Dune’u, devasa ölçekli görsel setleri ve ses tasarımıyla izleyiciye yüce bir deneyim sunar. Bu filmler, izleyiciden sabır talep etmez; tam tersine, izleyiciyi görsel ve işitsel bir görkeme boğarak teslim alır.
Buna karşılık, Chantal Akerman’ın Jeanne Dielman filmi izleyicinin duyu organlarını sömürmez, döngüsel kamera kullanımı sayesinde bir evin içine uzun uzun bakmasını, dolayısıyla ev içi emek sürecine tanık olmasını sağlar. Christian Petzold’un Transit filmi, devasa patlamalarla değil, tarihsel ve kimliksel bir arafta olma haliyle ilgilenir. Bu yönetmenlerin filmlerinde olay, dışsal bir aksiyon değil, içsel bir durumdur. Oppenheimer’ı izleyebilen kitlenin, aynı süredeki bir Nuri Bilge Ceylan filmini izlemekte zorlanmasının nedeni budur. Biri dikkati zorla alır, diğeri dikkatin verilmesini bekler. Arz eden ve talep eden arasındaki bu çatışmada talepkâr sinema kaybetmek üzeredir. Çünkü hazır olana yönelmek daha kolaydır.
Algoritmaya direnmenin yolu sıkılmak
Geçmişin tahammül eden insanlarıyla bugünün tahammülsüzleri olarak bizlerin arasındaki fark, kültürel yozlaşmadan ziyade teknolojik belirlenimin yarattığı adaptasyondur. Bugün, sıkılma yetisi kaybolmuştur. Can sıkıntısı, Walter Benjamin’in dediği gibi “deneyim yumurtası üstünde kuluçkaya yatan bir hayal kuşudur”. Yaratıcı düşüncenin başlangıç noktasıdır. Ancak akıllı telefonlar, sıkıntıyı ve dolayısıyla yaratıcı düşünceyi doğduğu anda öldüren cihazlardır.
Sanat sineması olarak adlandırılan o ‘dayanılması güç’ filmler ise doğası gereği izleyicinin kendi zihniyle baş başa kalmasını gerektirir. Kieślowski’nin karakterleri boşluğa baktığında, izleyici de o boşluğa bakmalı ve kendi varoluşunu hissetmelidir. Ancak 47 saniyelik odak pencerelerinde yaşayan bir zihin için o boşluk, doldurulması gereken bir hatadır. Bugünün izleyicilerinin bu filmleri işkence olarak görmesi, belki de kendi iç sesleriyle baş başa kalmaya dayanamamalarının bir itirafıdır.
İki kutuplu geleceğe doğru mu?
Görünen o ki sinema ve izleme kültürü iki ayrı uca doğru savrulmaktadır. Bir yanda, algoritmaların şekillendirdiği, ikinci ekrana uygun, hızlı kurgulu, sürekli konuşan ve açıklayan ‘içerik dünyası’; diğer yanda, sinema salonunu bir sığınak olarak kullanan, telefonların kapalı olduğu o nadir anlarda sürükleyicilik vaat eden ‘devasa etkinlik filmleri’.
Bu iki kutbun arasında kalan, ne TikTok kadar hızlı ne de Avatar kadar gürültülü olan; sessiz, insani, kusurlu ve süreye tabi sinema ise, varoluşsal bir tehdit altındadır. Antonioni veya Bresson tarzı sinemalar, belki de artık kitlesel bir sanat formu olmaktan çıkıp, tıpkı opera veya klasik müzik gibi ve ‘bilişsel disiplin’ gerektiren, niş bir müzeye dönüşecektir.
Belki de bugün bir üniversite öğrencisinin telefonunu kapatıp, iki saat boyunca Agnes Varda’nın Cléo 5 à 7 filmini, elini başka bir uyarana uzatmadan izleyebilmesi, sadece bir ödev değil, aynı zamanda dikkat ekonomisine karşı radikal bir direniş eylemidir. Çünkü algoritmik dikkat dağınıklığı çağında, bakışımızı bir noktada sabit tutabilmek, sahip olduğumuz son özgürlük kırıntısı olabilir.
