24 Şub Kapitalizm Öldü mü? Varoufakis’ten Dijital Çağın Yeni Egemenliği: Teknofeodalizm
Yanis Varoufakis, Technofeudalism: What Killed Capitalism adlı kitabında kapitalizmin yerini, bulut sermayeye dayalı yeni bir tahakküm biçimi olan teknofeodalizmin aldığını savunuyor. Dijital platformlar, algoritmalar ve veri mülkiyeti üzerinden kurulan bu yeni düzen, kâr ekonomisinin sonunu ve dijital derebeyliklerin yükselişini işaret ediyor.
Serkan Dora
Yanis Varoufakis yedi bölümden oluşan Technofeudalism: What Killed Capitalism adlı kitabının önsözünde temel tezini açıkça ortaya koymaktadır. Yazara göre; kapitalizmin dinamikleri artık ekonomilerimizi yönetememektedir. Kapitalizm ölmüştür ve yerini temelden farklı bir şeye, teknofeodalizme bırakmıştır. Varoufakis bunu gerçekleştirenin de ironik bir şekilde sermayenin kendisi olduğunu belirtmektedir. Ancak bahsettiği sermayenin bilinen sermaye olmadığını 20 yıldır gelişen bulut sermaye olduğunu da eklemektedir. Burada “bulut sermaye” olarak kastedilen, dijital teknolojilerle şekillenmiş yeni bir sermaye formudur. Varoufakis; bu dönüşümün sadece teknolojik değil, aynı zamanda tarihsel ve yapısal bir sistem değişikliğine de işaret ettiğini belirtmektedir. Ayrıca, dönüşümün iki temel nedeni olarak da Amerika ve Çin’e ait büyük teknoloji şirketleri tarafından internetin özelleştirilmesini ve 2008 küresel finans krizine verilen politik yanıtları işaret etmektedir. Artık klasik kapitalizmin temel taşları olan pazar ve kâr, sistemin merkezinden itilmiştir. Bugün gerçek iktidar geleneksel sermayenin (makineler, binalar, demiryolu gibi varlıkların) sahiplerinde değildir. Yeni düzende geleneksel kapitalist sınıf, yönetici rolünü kaybederek bulut sermayesinin vassalı hâline gelirken, sıradan insanlar da serfliğe geri dönmüş, hem ücretli çalışmakta hem de karşılıksız emekleriyle yeni egemen sınıfın zenginliğine ücretsiz bir şekilde hizmet etmektedir. Artık dijital platformlara erişim karşılığında ödenen bulut kirası ve bu platformlar aracılığıyla işleyen yeni bir ekonomik tahakküm mekanizması yerleşmiştir. Bu bağlamda yazar, feodalizmin temel kavramlarını (lord, vassal, serf) dijital çağın aktörleriyle eşleştirmektedir. Bilindiği gibi kapitalizm öncesi Avrupa ortaçağında görülen sosyal ve politik sistemin adı feodalizmdir. Feodalizm, lord ile vassal arasında karşılıklı hak ve yükümlülüklere dayanmaktadır. 500-1000 kilometre karelik bir toprak parçası üzerinde en önemli ve en güçlü kişi (lord), daha az toprağa sahip olanların (vassal) koruyuculuğunu üstlenmiş ve onlar da bu kişiye bağlılık sözü vermişlerdir. Böylece feodal ‘lord’, ‘vassal’ ve toprağa bağlı (serf/köle) köylüleriyle, feodalizm ortaya çıkmıştır (Sander, 1998:66-67).
Kapitalizmin Metoformozları
Varoufakis, kapitalizmin tarihsel dönüşümünü anlamadan teknofeodalizmi kavramanın mümkün olmadığını belirterek, kitabın ilk iki bölümünde sistemin değişimini ele almaktadır. “Hesiod’un Ağıtı” adlı birinci bölümde, çeliğin yarattığı teknolojik ve sosyal devrimden bahsetmektedir. Ona göre tarihin binyıllarla değil yüzyıllarla sayılması için demirin büyüsünü keşfetmek gerekmiştir. Demir tüm devrimci teknolojiler gibi tarihi hızlandırmıştır. Varoufakis yeni teknolojinin yaşamsal etkilerini anlatmak için antik Yunan şairi Hesiod’un ağıtına şu şekilde gönderme yapmaktadır: “Hesiod’a göre demir sadece sabanlarımızı değil, ruhlarımızı da sertleştirdi. Onun etkisi altında ruhumuz ateşte dövüldü, yepyeni arzularımız demircinin kazanında tıslayan metal gibi söndürüldü. Cömertliğimiz arttıkça ve mülklerimiz genişledikçe erdemler sınandı ve değerler yok edildi. Güç yeni sevinçler doğurdu ama yorgunluk ve adaletsizlikler de (2025:7).” Özetle, birinci bölümde, bilimsel ve teknik gelişmelerin tarihsel ivme kazandırıcı etkisi, teknofeodalizmin yükselişini anlamada kurucu bir zemin olarak sunulmaktadır. “Kapitalizmin Metamorfozları” adlı ikinci bölümde de Varoufakis, kapitalizmin tarihsel evrimini ve geçirdiği yapısal dönüşümleri analiz etmektedir. Yirminci yüzyılın elektrikle hızlanan sanayileşmesi, küçük işletmeleri devasa kurumsal yapılara dönüştürmüş; savaş ekonomileri ile şekillenen teknostrüktür modeli, kamu ve özel sektör arasındaki çizgiyi bulanıklaştırmıştır. Yazarı “teknofeodalizm” kelimesine yönlendiren teknostrüktür yapıda, profesyonel yöneticilerden, pazarlamacılardan, analistlerden, finansçılardan ve mühendislerden oluşan değiştirilebilir bir grup, kapitalistlerden ve işçilerden oldukça farklı, ayrı bir sınıf olarak öne çıkmaktadır. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, tüketim toplumu reklamcılık aracılığıyla inşa edilmiş, arzuların sistemli biçimde üretildiği yeni bir kapitalist aşamaya geçilmiştir. Bu yapıda artık esas amaç gerçek ihtiyaçları karşılamak değil, sürekli olarak arzular yaratmak ve yönlendirmektir. Yazarın örnek olarak kullandığı, Mad Man dizisinin baş karakteri, Don Draper gibi reklamcı figürler, teknostrüktür yapıya uygun olarak, kapitalizmin kültürel kodlarını belirleyen yeni sınıfı temsil etmektedir. Böylece üretim, teknolojik altyapı kadar kültürel manipülasyonla da iç içe geçmektedir.
Bulut Sermayesinin Ortaya Çıkışı ve Teknofeodalizmin Gelişimi
Varoufakis kitabının “Bulut Sermayesi” adlı üçüncü bölümünde ise kapitalizmin tarihsel evrimini ele alarak, bugün artık “teknofeodalizm” adını verdiği yeni bir düzenin şekillendiğini savunmaktadır. Ona göre; kapitalizm, sermayenin üretim araçları üzerindeki egemenliğiyle biçimlenmişken; günümüzde bulut bilişim teknolojileriyle iç içe geçmiş, davranışları yönlendiren ve Don Draper gibi reklamcıların yapmaya çalıştığının da ötesinde arzuları şekillendiren yeni bir sermaye formu doğmuştur. Bu sermayenin adı bulut sermayesidir. Bu yeni biçim, kapitalizmin bir devamı olmaktan çok, onun dönüşüp başka bir şeye evirilmiş halidir. Varoufakis’in Amazon Alexa örneğiyle somutlaştırdığı bu süreçte yapay zekâ araçları, bireylerin tercihlerini önce analiz etmekte, ardından bu tercihleri üretmekte ve nihayetinde bireyleri yeniden programlamaktadır. Bu, bireyin algoritmalar eliyle yönlendirildiği, arzularının şekillendirildiği ve ücretsiz emek gücüne dönüştürüldüğü bir döngü yaratmaktadır. Bu sistem, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda zihinsel ve kültürel tahakküm kuran bir yapıdır. Varoufakis, internetin başlangıçta kapitalizmden yalıtılmış, kamusal ve ticari olmayan bir alan olarak kurgulandığını, ancak hızla finansallaşarak bulut sermayesinin egemenlik alanına dönüştüğünü belirtmektedir. Algoritmaların kendi kendini programlayabilmesi, sinir ağlarıyla öğrenebilmesi ve pekiştirmeli öğrenme gibi yöntemlerle gelişmesi, onları yalnızca veri işleyen sistemler olmaktan çıkarıp davranış düzenleyici özneler haline getirmiştir. Varoufakis, algoritmaları oluşturan bu sisteme karşı savunmasız olduğumuzu, onlara insan gibi davrandığımızı ve onlar hakkında yanlış bir güvenlik duygusuna kapıldığımızı savunmaktadır. Alexa gibi sistemler, bireylerin gönüllü katkısıyla, onları kendilerine hizmet eden serflere dönüştürürken; bulut proleterleri olarak adlandırılan işçiler ise Amazon gibi şirketlerin depolarında algoritmalar tarafından yönetilen yeni sömürü rejimlerine maruz kalmaktadır. Bu süreç, klasik kapitalizmin sınırlarını aşan, üretim araçlarının ötesinde arzuların ve davranışların sahipliğine dayalı, teknik olarak kapitalist ama içerik olarak feodal bir sisteme işaret etmektedir. Ona göre; tıpkı Orta Çağ’daki feodal lordların tımar sistemine benzer şekilde, Jeff Bezos (Amazon) gibi teknoloji devleri, bulut altyapısını kiralayanlara bu dijital alanlarda ticaret yapma imkânı sunmakta, ardından da algoritmik denetim ve tahsilat mekanizmalarıyla egemenliğini sürdürmektedir. Böylece bulut sermayesi, kapitalizmin klasik biçimlerini aşarak hem onu yeniden üretmekte hem de ondan kopan yeni bir egemenlik biçimi, yani teknofeodalizm olarak tezahür etmektedir. “Bulutçuların Yükselişi ve Kârın Ölümü” adlı dördüncü bölümde de yazar, 2008 küresel finansal krizini kapitalist sistemin kendi iç çelişkileri nedeniyle çöktüğü bir etken olarak sunmaktadır. Yazara göre kriz sonrasında kapitalizmi kurtarmak adına devletler ve merkez bankaları, büyük miktarlarda para basarak bankacılık sistemini desteklemiştir. Ancak bu destek, kapitalizmi kurtarmaktan çok, sermaye birikiminin doğasını değiştiren yeni bir düzeni, yani teknofeodalizmi ortaya çıkarmıştır. Merkez bankaları, kriz sonrası faizleri düşürerek ve piyasalara trilyonlarca dolar enjekte ederek kapitalizmin hayatta kalmasını sağlamak istemiştir. Bankalar tarafından dağıtılan merkez bankası kaynakları doğrudan bulut şirketlerine (Amazon, Google, Tesla vb.) akmasa da, dolaylı olarak bu şirketlerin güçlenmesini sağlamıştır. Çünkü geleneksel sanayi şirketleri yatırım yapmaktan çekinirken, bulutçular bu paraları dijital altyapılara yatırım yapmak için kullanmıştır. Bu da yeni bir egemen sınıfın -bulutçuların- doğmasına neden olmuştur. Böylece kâr motivasyonuyla değil, piyasa hâkimiyeti kurmak amacıyla hareket edilmiştir. Yazar bankaların, toplumun geri kalanı için kemer sıkma politikaları dayatırken, kendilerini ve büyük sermayeyi kurtararak aslında kapitalizmin dinamizmini öldürdüklerini savunmaktadır. Kapitalist sistemin temel itici gücü olan kâr güdüsü yerini merkez bankası parasına bırakmıştır. Bu durum, finansallaşmış bir tür rant ekonomisi üretmiştir. Bu değer yaratmayan, sadece mevcut varlıkları şişiren bir yapıdır. Kapitalizmde sermaye, üretimden ve kârdan beslenirken; 2008 sonrası dünyada servet, daha çok rant ve varlık fiyatlarının şişirilmesiyle elde edilmeye başlanmıştır. Varoufakis’e göre bankacılık sistemi artık kapitalist üretimi desteklemektense, teknofeodal bir sınıfın yükselişine kaynaklık eden servet aktarım aracı hâline gelmiştir.
Dijital Egemenlik Savaşı
Kitabın “Bir Kelimede Neler Var?” adlı beşinci bölümünde Varoufakis içinde yaşadığımız çağın adının (teknofeodalizm) konmasının gerekliliğini vurgulamaktadır. Ona göre, sistemi tanımlamak için kullanılan kavramlar yalnızca teorik değildir; bu kavramlar, sistemin devam ettirilmesini ya da ona karşı çıkılmasını belirleyecek kadar etkilidir. Kapitalizmin geçmişte devrimci teknolojilerle proletaryayı ezdiğini belirten yazar günümüzde kapitalizmin en büyük teknolojik başarısı olan bulut sistemleri aracılığıyla kendi sonunu getirdiğini öne sürmektedir. Feodalizmdeki “rant” olgusu, bu yeni düzende bulut teknolojisi aracılığıyla yeniden ortaya çıkmıştır. Apple, Google ve Amazon gibi şirketler, bulut mülkleri sayesinde ücretli çalışanlara değil, ücretsiz çalışan geliştiricilere ve üreticilere dayalı yeni bir ekonomik yapı kurmuşlardır. Apple Store ve Google Play gibi platformlarda faaliyet gösteren üçüncü taraf geliştiriciler de, gelirlerinin önemli kısmını bu platformlara “bulut rantı” olarak ödemektedir. Donanım üreticileri ya da prekarya içindeki esnek çalışanlar da benzer şekilde bu bulut platformlarına bağımlı hale gelmişlerdir. Kitabın “Teknofeodalizmin Küresel Etkisi: Yeni Bir Soğuk Savaş” adlı altıncı bölümünde Varoufakis Amerika ve Çin arasındaki karanlık anlaşmaya vurgu yapmaktadır. Ona göre, soğuk savaş sonrası dönemde küresel kapitalizmin istikrarını sağlayan temel dinamiklerden biri, Amerika Birleşik Devletleri ile Çin Halk Cumhuriyeti arasında şekillenen örtük bir mutabakat, diğer bir deyişle “Karanlık Anlaşma”dır. Bu mutabakatın işleyiş mekanizması, ABD’nin kronik ticaret açıkları vererek Çin’in ihracat odaklı büyümesini teşvik etmesi; buna karşılık Çin’in elde ettiği döviz fazlasını ABD’nin finans, sigorta ve gayrimenkul sektörlerine yönlendirmesi üzerine kurulmuştur. Bu düzenek, bir yandan ABD’nin dolar egemenliğine dayalı finansallaşmış ve rant temelli kapitalist modelini sürdürmesine olanak tanırken, diğer yandan Çin’in üretim fazlasını dış pazarlar üzerinden değerlendirerek sanayileşmesini hızlandırmasını mümkün kılmıştır. Bu karşılıklı bağımlılık, klasik kapitalist değer zincirinin jeopolitik bir istikrar mekanizması olarak işlemesini sağlamış; başta Avrupa olmak üzere küresel sistemin diğer aktörleri bu dengeye eklemlenmiştir. Ancak 2008 küresel finansal krizi sonrasında bu mutabakatın sürdürülebilirliği sorgulanmaya başlanmıştır. Çin, devlet kapitalizmi ekseninde yatırım odaklı büyümesini sürdürürken, aynı zamanda dijital teknolojiler ve veri temelli platform ekonomileri etrafında yeni bir sermaye birikim rejimi inşa etmiştir. Alibaba, Tencent ve Baidu gibi Çin menşeli dijital şirketlerin öncülüğünde gelişen yapı, klasik kapitalizmin ötesine geçen ve yazarın “teknofeodalizm” olarak tanımladığı yeni bir toplumsal biçimlenmenin kurucu unsurlarını barındırmaktadır. Bu minvalde teknofeodalizm, üretim süreçlerinden ziyade veri, algoritma ve dijital altyapı üzerinden rant yaratımına dayalı; bulut sermayenin sınırsız tahakkümüne dayanan bir egemenlik biçimi olarak konumlanmaktadır. Bu dönüşümün ABD tarafından ulusal güvenlik ve küresel hegemonya açısından bir tehdit olarak algılandığını belirten yazar, Trump yönetimi döneminde Huawei ve ZTE gibi Çinli teknoloji firmalarına yönelik uygulanan yaptırımlar ile Biden yönetiminin mikroçip ihracatına getirdiği kısıtlamaları, bu tehdide karşı geliştirilen ekonomik savaş stratejileri olarak yorumlamaktadır. Böylece daha önce karşılıklı çıkar zemininde işleyen karanlık anlaşma, yerini açık çatışmalara bırakmış; bu çatışma yalnızca ticaret ve üretim zincirleri üzerinden değil, aynı zamanda veri mülkiyeti, bulut rantı ve finansal egemenlik gibi teknofeodal parametreler üzerinden şekillenmeye başlamıştır. Yazar, Avrupa Birliği’nin bu dönüşüm sürecine yapısal olarak zayıf bir konumdan dahil olduğunu vurgulamaktadır. Avrupa sermayesinin ABD’nin ticaret açıklarından elde edilen dolarları Amerikan varlıklarına yatırması, onu ABD ile benzer bir örtük mutabakata dahil etmiştir. Ancak Avrupa’nın büyük ölçekli teknoloji şirketleri üretememesi, bağımsız bir bulut altyapısına sahip olmaması ve finansal sisteminin Wall Street’e olan yapısal bağımlılığı Avrupa’yı teknofeodal çağda marjinal bir aktör haline getirmektedir. Bu durum, Avrupa’nın hem Çin karşısındaki stratejik etkisizliğini derinleştirmekte, hem de ABD’ye olan bağımlılığını pekiştirmektedir. Sonuç olarak yazar, ABD–Çin–Avrupa ekseninde karanlık anlaşmanın çözülmesiyle birlikte klasik kapitalist çelişkilerin yerini teknofeodal sınıf mücadelelerine ve dijital egemenlik savaşlarına bıraktığını ileri sürmektedir. Bu bağlamda, dünya ekonomisinin, Amerikan ve Çinli bulut mülkleri öncülüğünde iki ayrı dijital derebeylik yapısına doğru bölündüğü; bu yeni yapının ise sadece küresel ticaret rejiminde değil, egemenlik ve yurttaşlık kavramlarında da köklü dönüşümlere yol açtığını ifade etmektedir.
Teknofeodalizmden Kaçış
Varoufakis, kitabın son bölümünde, teknofeodal düzene karşı gerçek bir alternatif arayışına odaklanmaktadır. Yazar, günümüzde bireyin özerkliğini ve özne olma durumunu kaybettiğini, bunun temel nedeninin bulut sermayenin dijital yaşamı tamamen kuşatması olduğunu ileri sürmektedir. Artık bireyler sadece emek gücüyle değil, davranışları, tercihlerinin veriye dönüşmesi ve dikkatlerinin ticarileşmesiyle de sömürülmektedir. Bu yeni düzende birey, kendi kararlarını vermek yerine, dijital platformların beklentilerine göre şekillenmektedir. Bulut sermaye, platformlar aracılığıyla hem üretimi hem de dağıtımı kontrol ederken, kullanıcıları bağımlı hale getirmiştir. Dolayısıyla klasik düzenleme araçları etkisizleşmiş, demokratik denetim de olanaksızlaşmıştır. Ayrıca Varoufakis kripto teknolojilerinin de bu düzene gerçek bir alternatif sunmadığını belirtmektedir. Başlangıçta merkeziyetsizlik ve özgürlük vadetse de kripto paralar kısa sürede spekülatif araçlara dönüşmüş ve büyük teknoloji şirketleri tarafından sisteme entegre edilmiştir. Böylece ilk vaatlerini yerine getirme potansiyelleri ortadan kalkmıştır. Varoufakis, bu tıkanmayı aşmak ve zihinlerimize bireysel olarak sahip olmak için, bulut sermayesine kolektif olarak sahip olmamız gerektiğini belirtmektedir. Ona göre ancak o zaman bulut temelli araçlarımızı, davranış manipülasyonunun üretim araçları olmaktan çıkarıp, insanî iş birliği ve özgürleşmenin üretim araçlarına dönüştürebiliriz. Bu bağlamda son bölümü şu cümleyle sonlandırmaktadır; bulut serfleri, bulut proletaryası ve bulut vassalları, birleşin! Kaybedecek hiçbir şeyimiz yok, zincirlenmiş zihinlerimiz dışında!
Kaynakça;
Sander, O. (1998), Siyasi Tarih 1, İmge Yayınları:Ankara
Varoufakis, Y. (2023), Technofeudalism – What Killed Capitalism, The Bodley Head:London
