Kente Sıkışan Kuşlar: “Doğa sadece uzak ormanlarda değil penceremizin hemen önünde”

İstanbul Arel Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nalan Büker’in yöneticiliğinde hayata geçen ve İletişim Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Rahime Akikol’un kurgu aşamasındaki pratik yaklaşımlarıyla şekillenen BAP destekli “Kente Sıkışan Kuşlar” belgeseli, şehrin görünmez kılınan ekosistemini mercek altına alıyor. İstanbul Arel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası Ticaret ve Finansman Bölümü 4. sınıf öğrencisi Erdem Kuruca, biyolojiye olan ilgisini bir belgesel projesine dönüştürme sürecini, kuş gözlemciliğinin sabır gerektiren arazi disiplinini ve şehirdeki yaban hayatını kayıt altına alma aşamalarını değerlendirdik. Projenin fikir aşamasından, doğanın kontrol edilemez ritmine teslim olunan çekim süreçlerine ve verilerin tersten işlediği belgesel kurgu masasına kadar uzanan bu kapsamlı röportajda, betonlar arasına gizlenmiş ekosistemi ve kuşların var olma mücadelesini konuştuk. 

Haber: Zeynep Yağmur Kahveci

zeynepkahveci25@istanbularel.edu.tr 

BAP kapsamında hazırlanan ‘Kente Sıkışan Kuşlar’ belgeseli fikri nasıl ortaya çıktı? Fikir aşamasından bugüne kadarki gelişim süreci nasıl ilerledi? Proje sonunda yaratılacak toplumsal ve akademik değer hakkındaki öngörüleriniz nelerdir?

Prof. Dr. Nalan BÜKER: Bu proje, öğrencilerimiz Mustafa Tezcan ve Erdem Kuruca’nın “Bizim bir fikrimiz var” diyerek geldikleri ilk toplantımızda, heyecanlarına ve amaçlarına tanıklık ettiğimiz o gün, Rahime Hocamız ve benim için içimizi ısıtan bir başlangıca dönüştü. O gün kuşlar bizim için de bir “farkındalığa” dönüştü ve proje, ilk kanat çırpışıyla yuvadan havalandı.

Bildiğiniz gibi kuşlar, doğanın hassas dengesinin ve sürdürülebilir ekolojik yaşamın çok önemli bir parçasını oluşturuyor. Tepekent Kampüsü’müzün göçmen kuşların en önemli rotalarından birine olan yakınlığı ve kampüsümüzün bazı türler için bir konaklama ekosisteminin parçası olduğu bilgisi, bizi bu belgeseli bir BAP kapsamında, üniversitemizin de desteğini alarak hayata geçirmeye yönlendirdi.

Belgeselimizin yapısını oluştururken temel amacımız; göç rotalarının merkezinde yer alan, başta İstanbul olmak üzere, plansız şehirleşme nedeniyle giderek kaybolan habitatların korunmasına yönelik farkındalığı, gençlerin yetişkinlere seslendiği bir belgesel film aracılığıyla paylaşmaktı.

BAP kapsamında çekilen Kente Sıkışan Kuşlar belgeselinin süreci nasıl başladı? Kurgu aşamasında aktif rol oynuyorsunuz. Kurgu süreci nasıl ilerliyor? Kısacası belgeselin kurgusunun hikâyesini bize anlatır mısınız? Son olarak, bu projenin finalinde nasıl bir çıktı umuyorsunuz?

Dr. Öğr. Üyesi Rahime AKİKOL: BAP projesi kapsamında gerçekleşen belgeselimizde ben araştırmacı olarak görev alıyorum. Sürecin başında ekipmanları temin ettik ve röportaj çekimleri başladı. Türkiye’nin önde gelen kuş biyologlarıyla yapılan derinlemesine görüşmeler sonucunda epey veri biriktirdik. Erdem’in rehberliğinde verileri çalışmanın başında belirlediğimiz sorular kapsamında kategorize edip kaba bir akış oluşturduk. Ve böylece elimizde ne var, ne söyleyebiliyoruz yanıtlarına ulaşmış olduk, ama daha ne söylememiz gerekiyor ve hangi başlık eksik kalıyor sorgulamalarını da yapmamız gerekiyordu. Dolayısıyla, veriler tekrar süzgeçten geçerek yeni bir akış oluşturuldu. Belgeselin amacı doğrultusunda vurgulanması gereken de eksik kalan noktalar için yeni uzmanlara eriştik, yeni röportaj çekimleri yaptık. Son akışa göre eksik kalan çekimleri almaya devam ettik. Şu an kurgu sürecimiz devam ediyor. 

“İnsan sevdiği şey için çabalar”

Kuş gözlemciliğine olan ilginiz nasıl başladı ve bu tutkuyu bir belgesel projesine dönüştürme kararını nasıl aldınız?

Erdem Kuruca: Kendimi hiçbir zaman yalnızca bir kuş gözlemcisi olarak tanımlamadım; ben her şeyden önce bir doğa gözlemcisiyim. Doğa gözlemlerine yaklaşık altı yıl önce başladım, kuşlarla tanışmam ise dört yıl öncesine dayanıyor. Oysa doğaya ve onun barındırdığı zengin biyoçeşitliliğe ilgim çok daha eskilere uzanıyor. Annemin anlattığına göre, henüz iki yaşlarındayken evdeki karınca kolonilerinin başına oturur, onları uzun uzun izlerdim.

Tam da bu dönemde karınca yetiştiriciliğiyle (antkeeping) tanıştım. Kendi kolonilerini kurup onları geliştirmek üzerine kurulu bu hobi, bir bakıma akvaryumda balık beslemeye benzetilebilir; fakat sürecin içine çok daha derin şekilde dâhil olursunuz. Doğadan uzaklaştıkça, doğayı kendi odamda yeniden kurmaya başladım. Karınca kolonileri, sardunyalar, kaktüsler, sayısız bitki türü… Bunun yanında örümcekler, sürüngenler ve bir de küçük laboratuvar farem vardı: Nikolaj. Onunla kurduğum bağ benim için çok özeldi, fakat ne yazık ki yaşam süreleri oldukça kısa.

Evde bu küçük ekosistemi kurarken, dışarıda da gözlem yapmayı bırakmadım. Parklarda, bahçelerde karşılaştığım türleri kayıt altına almaya devam ettim. Tüm bu süreç, beni biyolojiye daha da yakınlaştırdı. Biyolojiye yaklaştıkça ise onun temas ettiği diğer bilim alanlarına olan ilgim de giderek arttı. Biyolojinin bir “istisnalar bilimi” olması beni en çok etkileyen yönlerinden biri oldu. Ve bu istisnaların en yoğun görüldüğü gruplardan biri de hiç şüphesiz kuşlardı.

Birkaç arkadaşımın önerisiyle kuşlara daha yakından odaklanmaya başladım ve Samsun’daki Ondokuz Mayıs Üniversitesi Ornitoloji Araştırma Merkezi’nde gönüllü olarak çalışmalara katıldım. Sanırım her şey orada başladı. O günden beri kuşların izini sürüyor, onları gözlemliyor ve kayıt altına alıyorum.

Zamanla sadece türleri değil, onların karşılaştığı sorunları da görmeye başladım. Örneğin İstanbul’da yaşayan bir şah kartalın varlığından çoğu insan haberdar değil. Daha da üzücüsü, birçok şah kartalın üreme olgunluğuna erişemeden yalıtımsız elektrik hatları nedeniyle hayatını kaybettiğini de bilmiyorlar. Bu sadece bir örnek; benzer sorunlar sayısız.

İnsan sevdiği şey için çabalar. Ben de kuşları sevdiğim için, onların karşılaştığı sorunlara dikkat çekmek ve onlar adına bir şeyler yapmak istedim. Bana göre ülkemizdeki en büyük problem, farkındalık eksikliği. İnsanlar yaşadıkları şehirlerin ormanlarında, bozkırlarında hangi türlerin yaşadığını bilmedikleri için, bu alanların tahrip edilmesinin ya da ava açılmasının ne kadar büyük bir kayıp olduğunu da fark edemiyorlar. Bu projeyi, yalnızca kuşları göstermek için değil; onların yaşadığı dünyayı, karşılaştıkları tehditleri ve korunmalarının neden önemli olduğunu anlatmak için bir fırsat olarak görüyorum.

İstanbul gibi bir metropolde veya okul çevresinde, insanların her gün gördüğü ama aslında çok özel olan hangi kuş türleri var?

İstanbul gibi bir metropolde ya da bir okulun bahçesinde, insanların her gün fark etmeden yanından geçtiği ama aslında son derece özel birçok kuş türü var. Baştankaralar, çıt kuşları, kızılgerdanlar, ak karınlı ebabiller, ispinozlar, serçeler, kuyruksallayanlar, floryalar ve saka kuşları bu listenin sadece bir kısmı.

Bu türlerin her biri, kent ekosisteminde çok özel bir rol üstleniyor. Örneğin baştankaralar ve çıt kuşları ağaçlardaki zararlı böcekleri kontrol altında tutarken, ebabiller neredeyse tüm hayatlarını havada geçirerek uçan böcek popülasyonunu dengeler. Serçeler ve ispinozlar ise tohumlarla beslenerek bitki döngüsüne katkı sağlar.

Bir kuş gözlemcisi olarak doğada doğru anı beklerken nasıl bir disiplinle hareket ediyorsunuz? Sabır bu işin neresinde?

Sabır bu işin belkemiği. Ancak burada bahsettiğim sabır, elinizde dürbün veya kamerayla bir ağacın önünde saatlerce beklemekten ibaret, pasif bir eylem değil. Aksine, son derece aktif, sürekli tetikte olduğunuz ve doğada başından sonuna kadar sürdürdüğünüz bütüncül bir süreç.

Sabır ve disiplin, daha hava aydınlanmadan başlıyor. Araziye gitmek için sıcak yatağınızdan kalkıp soğuğa, çamura veya beklenmedik hava koşullarına isteyerek adım atmak bu işin ilk sınavı. Araziye ulaştığınızda ise kurallar değişiyor; artık kendi kurallarınızı değil, doğanın ritmini kabul etmek zorunda oluyorsunuz. Rüzgârın yönüne göre konum almak, etrafınızdaki ekosisteme uyum sağlamak… Bunların hepsi sabrın farklı yüzleri.

Sadece gözlerinizle değil, tüm duyularınızla orada olmanız gerekir. Rüzgârın yönünü hissetmek, yaprakların hışırtısındaki değişimi fark etmek ve hayvanların davranış rutinlerini ne zaman beslendiklerini, ne zaman tedirgin olduklarını okuyabilmek büyük bir dikkat ister. Bazen günlerce araziye çıkar, aradığınız türü veya yakalamak istediğiniz o mükemmel anı göremezsiniz. İşte sabır tam da burada başlar; o hayal kırıklığını kabullenip, ertesi gün aynı hevesle ve doğaya duyduğunuz saygıyla yeniden yola koyulabilmektir sabır. Çünkü doğada hiçbir şey sizin kontrolünüzde değil; siz sadece doğanın o anı size sunmasını, tabiri caizse size o izni vermesini beklersiniz.

Çekimler sırasında; doğada veya teknik aşamalarda karşılaştığınız en büyük zorluk neydi?

Çekimler sırasında karşılaştığım en büyük zorluk, doğanın kontrol edilemezliğiyle baş etmek oldu. Bir stüdyoda ışığı, konuyu ve açıyı siz belirlersiniz; ancak arazide her şey doğanın ritmine bağlıdır. Özellikle kuşlar gibi son derece ürkek, hızlı ve hareket alanları geniş canlıları çekerken bu belirsizlik en üst seviyeye çıkar. Ne zaman görünecekleri, hangi açıdan geçecekleri ya da hiç görünüp görünmeyecekleri tamamen onların keyfine kalmış durumda.

Bu çalışma aracılığıyla Türkiye’deki kuş türleri ve doğal yaşamın korunması konusunda nasıl bir farkındalık yaratmayı hedefliyorsunuz?

“Kente Sıkışan Kuşlar” projesiyle temel hedefim, betonlaşan şehir hayatı içinde yaşam alanları giderek daralan yaban hayatını görsel hikâye anlatıcılığının gücüyle yeniden toplumun gündemine taşımak. Kuşların şehir içindeki var olma mücadelesini ve habitat kayıplarını etkili görsellerle anlatarak, izleyicinin her gün yanından geçip fark etmediği doğayla doğrudan bir empati kurmasını amaçlıyorum. Bu sayede doğanın sadece uzak ormanlarda değil, penceremizin hemen önünde de var olduğu gerçeğini hatırlatarak “şehir ekosistemi” bilincini uyandırmak istiyorum.

Yakın zamanda üzerinde çalıştığınız veya planladığınız yeni bir proje var mı?

Günümüzde asıl büyük farkındalığın dijital dünyadan, insanların cebindeki ekranlardan geçtiğini biliyorum. Bu vizyonla, sosyal medya üzerinden “Türkiye’nin Kuşlarının İzinde” başlıklı bir kısa video (Reels) serisi hazırlıyorum. Ülkemizin ekolojik zenginliğini estetik bir görsel dille ve vurucu bilgilerle daha geniş kitlelere ulaştırmayı hedefliyorum. Yine bu doğrultuda, doğanın sesini daha görünür kılmak için haber uygulaması Bundle ile doğa fotoğrafçılığı ve ekoloji haberleri odağında bir iş birliği süreci yürütüyorum. İnsanların günlük haber akışlarının içine doğayı ve yaban hayatını dâhil etmek benim için çok kıymetli.