Kıskaç altındaki fikir emekçileri: Türkiye’de gazetecilik, baskı ve sömürü düzeni

Yazı: Doç. Dr. Göksel Basmacı

1 Mayıs, yalnızca emeğin görünürlüğünü artıran bir gün değil aynı zamanda emek süreçlerinin çelişkilerini de açığa çıkaran tarihsel bir gündür. Gazeteciliğin içinde bulunduğu yapısal krizleri tartışmak açısından anlamlı olan 1 Mayıs, gazetecilikteki güvencesizleşme, sendikasızlaşma ve emek sömürüsü gibi temel sorunların masaya yatırıldığı bir gün olarak görülmelidir. Kamusal yarar üretme iddiasıyla hareket eden gazetecilik, üretim ilişkileri bakımından siyasal baskı ve sermaye tahakkümü altında şekillenmektedir.

Türkiye’de gazetecilik uzun zamandır iki temel baskı ekseninde sıkışmış durumdadır: iktidarın müdahaleleri ve medya sahipliğinin yoğunlaşmasıyla ortaya çıkan ekonomik bağımlılık. Bu iki eksen gazetecinin emeğini maddi ve ideolojik olarak kuşatmaktadır. Gazeteciler haber üretim sürecinde editoryal bağımsızlığını korumaya çalışırken işini kaybetme korkusu, düşük ücretler ve güvencesiz çalışma koşullarıyla da mücadele etmektedir. Bu sorunlar gazeteciliği piyasa ve iktidar arasında sıkışan bir emek formuna dönüştürerek gazetecilik mesleğinin kamusal rolüne gölge düşürmektedir.

 

Güvencesiz çalışma ve patronaj sorunu 

Basın özgürlüğüne ilişkin tartışmalar genel olarak hukuki çerçevede ele alınsa da bu özgürlüğün maddi temellerinin olduğu unutulmamalıdır. Güvencesiz çalışan, sendikasızlaştırılmış ve işten çıkarılma tehdidi altında olan gazetecinin, kamu yararına aykırı uygulamaları ele alan konuları haberleştirmesi son derece güçtür. Bu bağlamda basın özgürlüğü yalnızca sansürün yokluğuyla değil gazetecinin ekonomik ve mesleki bağımsızlığının da güvence altına alınmasıyla mümkün olabilir.

Türkiye’de sendikalaşmanın yetersiz olması, gazetecilerin hak mücadelesini zayıflatan önemli bir faktör olarak ön plana çıkmaktadır. Gazetecilikte sendikalaşma girişimleri çoğu zaman işten çıkarmalar, baskı ve yıldırma politikalarıyla sonuçlanmaktadır. Bu durum basın emekçilerinin örgütlü gücünü kırmakta ve patronaj ilişkilerini pekiştirmektedir. Patronların farklı sektörlerde faaliyet göstermesi gazeteciliğin ekonomik çıkarlar içinde araçsallaştırılmasına yol açmaktadır. Bu ilişkiler ağının sonucu olarak, haber kamusal bir değer olmaktan çıkarak sermaye ve siyaset arasındaki pazarlıkların bir aracına dönüşmektedir.

 

Tutuklu gazeteciler ve daralan kamusal alan

Tutuklu gazeteciler sorunu da Türkiye’de basın özgürlüğü tartışmalarının çarpıcı boyutlarından biri olarak öne çıkmaktadır. Gazetecilik faaliyetleri nedeniyle yargılanan ya da tutuklanan basın emekçileri sistematik bir baskı mekanizmasıyla karşı karşıya kalmaktadır. Söz konusu durum otosansürü yaygınlaştırırken kamusal tartışma alanını da oldukça daraltmaktadır. Görünmez bir baskı unsuru olan otosansürün etkisi şüphesiz doğrudan sansür kadar yıkıcıdır. Hangi konuların ‘riskli’ olduğunu bilen gazeteciler bazı haberleri üretmekten kaçınmakta ve belirlenen sınırların dışına çıkamamaktadır.

Gazetecilik alanındaki sorunların bir başka boyutunu ise gazetecilik eğitiminde yaşanan güncel gelişmeler oluşturmaktadır. Son yıllarda üniversitelerdeki gazetecilik bölümlerine olan ilginin azalması güncel koşullardan bağımsız değildir. Önemli soru işaretlerini beraberinde getiren bu durumun özellikle siyasi baskılar ve yeni medya teknolojilerinde yaşanan gelişmeler nedeniyle gerçekleştiğini söylemek mümkündür. Ancak gazeteciliğin teorik ve uygulamalı olarak yeniden üretildiği alanların daralması mesleğin geleceğine ilişkin ciddi bir sorundur. Basın ile akademi arasındaki bağın koparılmasıyla güncel donanıma sahip gazetecilerin yetişmesi engellenmekte ve gazetecilik sömürü koşulları altında geleceği olmayan bir meslek haline dönüştürülmektedir.

 

Bir emek mücadelesi olarak gazetecilik

Tüm bu sorunlar ışığında, 1 Mayıs’ın anlamı bir dayanışma günü olmanın ötesine geçmektedir. 1 Mayıs gazeteciliğin bir emek boyutunu görünür kılmak ve gazetecilerin yaşadıkları sorunları tartışmak için bir fırsattır. Hiç şüphesiz gazetecilik, emek boyutunun kabul edilmesiyle ve basın emekçilerinin haklarının savunulmasıyla kamusal rolünü başarılı bir şekilde yerine getirebilir.

Gazetecilik alanındaki krizler yalnızca basın özgürlüğü ihlalleriyle sınırlı değildir aynı zamanda emek rejiminin dönüşümüyle de doğrudan ilişki içindedir. Siyasal baskı, ekonomik bağımlılık, sendikasızlaştırma politikaları gazeteciliği mesleki ve etik açıdan aşındıran temel faktörlerdir. 1 Mayıs, bu gerçekleri görünür kılmak ve gerçeklere bağlı gazetecilik pratiğinin mümkün olup olmadığını tartışmak için kritik bir gün olarak görülmelidir. Bu da ancak gazetecilerin örgütlü mücadelesi ve toplumsal dayanışma ile aşılabilir.

Baskılara rağmen yılmadan gerçeğin izini süren gazetecilerin 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü kutlu olsun.