04 May Sözde Alkıştan Özde Haklara: Sağlık Emekçisinin İtibar ve Güvence Mücadelesi
“İtibar, emeğin karşılığının adil bir şekilde verilmesiyle başlar.” Arel Medya olarak, İstanbul Arel Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölüm Başkanı Doç. Dr. Neşe Kıskaç ile sağlık sektöründeki yönetimsel dönüşüm, çalışan hakları ve mesleğin geleceği üzerine derinlikli bir söyleşi gerçekleştirdik. Doç. Dr. Kıskaç, sağlık emekçilerinin örgütlenmesinin önemini vurgulayarak “İtibar, emeğin karşılığının adil bir şekilde verilmesiyle başlar” dedi.
Haber: Hayal Nur Özüyılmaz
hayalozuyilmaz25@istanbularel.edu.tr
Fotoğraf: Peren Yurttaş
perenyurttas25@istanbularel.edu.tr
Yaklaşık 20 yıldır sağlık sektöründe sahada çalışıyorsunuz. Son 10 yıldır da akademide yer alıyorsunuz. Şu an ise İstanbul Arel Üniversitesi Hemşirelik Bölüm Başkanı olarak mesleğin geleceğini şekillendiriyorsunuz. Sizin gözünüzde sağlık çalışanının toplumdaki yeri ve bu mesleği icra ederken koruması gereken temel değer nedir? Sizi bu alanda bunca yıl tutan motivasyonun merkezinde ne var?
Dediğiniz gibi, yaklaşık 20 yıl sahada aktif çalıştım. Kariyerime İstanbul Üniversitesi Yeni Doğan Yoğun Bakım Ünitesi’nde başlamıştım. Sonrasında kamunun çeşitli birimlerinde ve sağlık ocaklarında hemşirelik yaptım. Bu 20 yılın yaklaşık 10 yılında, Sağlık Müdürlüğü’nün tıbbi hizmetler kısımlarında uzmanlık birimi sorumluluğu gibi idari pozisyonlarda görev aldım. Bu süreçte hem hekimlerle hem diyetisyenlerle hem de hemşire gruplarıyla oldukça içli dışlı çalışarak onların problemlerine yakından aşina oldum. Sağlık çalışanı, toplumun en zor zamanlarında başvurduğu güvenli bir limandır. Bunun en yakın örneğini COVID-19 pandemi döneminde yaşadık. İnsanların ve ailelerin birbirlerine yaklaşamadığı o günlerde; hemşireler, hekimler ve tüm sağlık çalışanları durmaksızın insanlara yardımcı olmaya çalıştı. Toplumdaki yararımız sadece hizmet sunmak değil, aynı zamanda yaşamın kutsallığını ve onurunu koruyan bir savunuculuk üstlenmektir. Yeri geliyor, insanların sağlık haklarını da biz koruyoruz. Korumamız gereken temel değer aslında insan odaklılıktır. İnsanın merkezde olduğu çok kutsal bir meslek grubu diyebiliriz. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin şefkatin ve etik ilkelerin olmadığı bir bakım süreci aslında ‘yetim’ kalmış olur. Bunca yıldır beni bu alanda tutan temel motivasyon, bir insanın acısını dindirebilmenin verdiği hazdır. Manevi olarak insana yararlı olduğunuzu hissettiğinizde, bu durum kendi motivasyonunuzu da sağlar. Şu an akademideki görevimde de birçok insana dokunabilecek sağlık profesyonelleri yetiştirmek, benim için en büyük motivasyon kaynağı. Mesleğimin sahada geçen 20 yıllık deneyimini öğrencilere aktarabilmek ve onların diğer insanlara faydalı olacağını bilmek benim için en büyük mutluluk.
1980’li yıllardan bugüne sağlığın yönetimsel ve ekonomik yapısında köklü değişimler yaşandı. Eskinin ‘kamu hizmeti’ öncelikli yapısından, bugünün piyasa odaklı yapısına bir geçiş söz konusu. Bu büyük değişim; hastane koridorlarında, nöbetlerde ve sahadaki pratiklerde çalışanların hak tanımını ve iş yükünü nasıl değiştirdi?
80’lerden sonra aslında birçok sektörde değişim yaşandı; onlardan bir tanesi de sağlık sektörü. Önceki yıllarda sağlık hizmeti bir “kamu hakkıydı”. Günümüzde ise “alınan bir hizmet” haline geldi. Özel hastane sayıları oldukça arttı. Sahadaki yansıması maalesef çalışanlar için daha fazla performans baskısı ve daha az dinlenme süresi oldu. Eskiden “hasta bakımı” öncelikliyken, bugün istatistikler, verimlilik raporları ve maliyet kalemleri ön plana çıktı. Bu durum, sağlık çalışanının iş yükünü sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda yoğun bir bürokratik yükle de artırarak mesleki doyumun önüne engel koydu. Hastane koridorlarında az personelle çok büyük hizmetler bekleniyor. Mesela yine Covid-19 döneminden örnek vereceğim; o dönemde herkes sağlık çalışanlarını alkışladı, herkes müteşekkir oldu ama geriye dönüp baktığımızda, belki de özlük haklarını almaları gereken en önemli dönemde bu hakları alamadılar. Örneğin döner sermaye ödemeleri emekliliğe yansımıyor. Birçok sektörde ve meslek grubunda ‘yıpranma payı’ diye bir şey var; sağlık çalışanlarında da bu yıpranma payı yasaya girdi, kabul edildi ama yansıyıp yansımadığı konusunda netlik yok. Haklarla ilgili durumlar çok açık değil. Hastane koridorlarındaki o yoğun çalışma saatleri ve motivasyon düşüklüğü maalesef devam ediyor.
Sağlık alanının özel sektörün kâr-zarar dengeleriyle yönetilmesi, personel üzerinde ‘maliyeti düşürme’ ve ‘verimliliği artırma’ baskısı yaratıyor. Artan iş yüküne rağmen, sağlık çalışanlarının ekonomik haklarının ve çalışma konforunun bu dönüşümden payına düşeni aldığını söylemek mümkün mü?
Maalesef ekonomik hakların bu dönüşümle doğru orantılı iyileştiğini söylemek çok mümkün değil. “Maliyeti düşürme” politikaları genellikle personel sayısının kısıtlı tutulması veya ek ödemelerin minimize edilmesi şeklinde tezahür ediyor. Çalışma konforu ise, artan hasta sirkülasyonu ve yetersiz dinlenme alanları nedeniyle geriledi. Örnek verecek olursam; İzmir’de yaşanan bir olayda, yoğun bakımdaki hemşirelerin oturduğu sandalyeler toplatılmıştı. “Sağlık personelinin de dinlenme hakkı vardır” denilerek yapılan müdahaleler sonucu sandalyeler geri konuldu. Çok zor koşullarda, ağır nöbet şartlarında çalışıyorlar; doğrudan insan hayatına dokunuyorlar. Bu iş hem çok stresli hem de sorumluluğu çok yüksek. Fakat tüm bu strese ve uzun çalışma saatlerine rağmen, çalışanların ne hak ettikleri ücreti ne de haklarını tam olarak alamadıklarını düşünüyorum.
Geleneksel sağlık anlayışındaki ‘hasta’ kavramının yerini giderek ‘müşteri’ odaklı bir yaklaşıma bırakması, sağlık çalışanının mesleki duruşunu nasıl etkiliyor? Bu dönüşüm, çalışanı tıbbi gereklilikler ile ‘müşteri memnuniyeti’ beklentisi arasında bir tercih yapmaya zorluyor mu?
Müşteri” kavramı, sağlıkta hiyerarşik bir beklenti karmaşası yaratıyor. Hasta iyileşmek ister, müşteri ise “satın aldığı hizmetten” memnuniyet bekler. Bu durum, bazen tıbbi olarak gereksiz olan bir talebin (örneğin gereksiz bir tetkik veya ilaç talebi) “memnuniyet” adına karşılanması baskısını doğuruyor. Bu durum, sanki sağlık personeline şiddet uygulama hakkı varmış gibi bir anlayışa da yol açtı. ‘Benim hakkım var, bunu almak zorundayım, bu ilacı bana yazman gerekiyor’ gibi tamamen müşteri odaklı bir yaklaşıma dönüldü. Artık karşısındakini bir birey veya bir hasta olarak değil, tamamen ‘müşteri memnuniyeti’ prensibiyle gören bir anlayış hâkim olmaya başladı. Sağlık çalışanı, bilimsel doğrular ile kurumun “memnuniyet puanları” arasında sıkışabiliyor. Oysa bizim önceliğimiz her zaman tıbbi gereklilik ve hasta güvenliği olmalıdır.
Türkiye’nin sağlık turizmi alanındaki büyüme stratejisi, beraberinde ciddi bir iş yükü getirdi. Artan bu yabancı hasta talebinin, mevcut sağlık personeli sayısı ve çalışma koşullarıyla ne kadar dengeli bir şekilde yönetildiğini düşünüyorsunuz?
Bu durumun çok dengeli olduğunu düşünmüyorum. Şöyle ki; biz ülke olarak sağlık turizmini destekliyoruz. Buraya gelen hastalar zaten doğrudan sağlık turizmi amacıyla geliyorlar; özellikle estetik, saç ekimi ya da rinoplasti (burun estetiği) için gelen hasta grubu oldukça fazla. Bu gruplar ülkemize gelip sağlık hizmeti alıyorlar ve sonrasında kendi ülkelerine döndüklerinde aslında bizim ülkemizi ve sağlık sistemimizi tanıtıcı bir rol üstleniyorlar; yani bu durum yurt dışına açılan bir pencere niteliği taşıyor. Ancak sağlık çalışanı perspektifinden baktığımızda, sağlık turizmi hacmi artarken bu durum personelin üzerinde ciddi bir yük oluşturuyor. Hem personel sayısı hem de dilde yeterlilik gibi ek sorumluluklar sağlık çalışanına ek bir yük getiriyor. Örneğin; sağlık turizmi kapsamında gelen hastalardan, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından alınan ücretin iki ya da üç katı kadar fazla ücret alınıyor. Sağlık turizmi tarifesi bu şekilde olsa da bu gelir artışı sağlık çalışanına yansımıyor. Buradaki kazanç daha çok hastanenin veya genel olarak sağlık sektörünün kazancı oluyor; ancak sağlık çalışanlarına maddi bir karşılığı olmuyor. Tabii ki bu durum hem dil yeterliliği gerekliliği hem de çalışma yoğunluğu açısından personeli zorluyor. Sonuç olarak; Türk vatandaşlarının yanı sıra dışarıdan da ekstra hasta alıyoruz ve hasta sayısı sürekli artıyor; ancak buna karşılık sağlık çalışanı sayımız aynı kalıyor. Oysa iş yüküyle orantılı olarak personel sayısının da artırılması gerekiyor.
Bugün birçok genç sağlık profesyonelinin kariyerini yurt dışında sürdürme eğiliminde olmasını sadece ekonomik nedenlere mi bağlamalıyız? Yoksa bu, sistemin çalışana sunduğu gelecek projeksiyonundaki bir daralmanın ve “emeğin değersizleşmesi” hissinin mi sonucu?
Bu durumu sadece ekonomik faktörlere bağlamak çok doğru değil. Daha önce de bahsettiğim gibi; sağlık çalışanının maruz kaldığı şiddet ya da emeğinin değersizleştirilmesi, belki de ekonomik kaygıların önüne geçiyor. Emeğin bu şekilde değersizleştirilmesi, kişinin yaptığı işten haz alamamasına, çabalarının görülmemesine ve takdir edilmemesine neden oluyor; bu da haliyle beyin göçünü tetikliyor. Şu anda ülkemizde, geleceğiyle ilgili uzun vadeli bir projeksiyon veya çerçeve oluşturamayan bir sağlık çalışanı, mezun olur olmaz yurt dışına gitmeyi düşünüyor. Beyin göçünün en büyük nedeni emeğin değersizleştirilmesidir. Elbette ekonomik nedenler de bir etkendir ancak yurt dışına gittiklerinde de başlangıçta çok yüksek ücretlerle çalışmayacaklarının farkındalar. Gençler, şiddete maruz kalmadıkları, liyakatle yükselebildikleri ve profesyonel kimliklerine saygı duyulan sistemlerde çalışmak istiyorlar. Kendi ülkelerinde bir gelecek projeksiyonu görememek, onları beyin göçüne zorlayan en temel duygusal ve sistemsel boşluktur. Bu durum nedeniyle ülkemize çok faydalı olabilecek hem hekim hem de hemşire gruplarını maalesef kaybediyoruz.
Sağlık emekçilerinin hakları konusu uzun süredir tartışma gündeminde. Sizce bugün bir sağlık çalışanının en temel ve acil korunması gereken hakları nelerdir? Türkiye’de bu hakların ne kadarı fiilen uygulanabiliyor?
En acil hak “can güvenliği”. Sağlık çalışanlarının maruz kaldığı şiddetin kesinlikle önüne geçilmesi gerekiyor; bu konuda yaptırımların çok daha caydırıcı ve büyük olması şart. Ardından “insanca çalışma saati” ve “tek kalem, emekliliğe yansıyan adil maaş” gelir. Kâğıt üzerinde birçok düzenleme olsa da sahadaki personel eksikliği nedeniyle fazla mesailer, nöbet yükleri ve izin kullanma zorlukları bu hakların fiilen uygulanmasını zorlaştırmaktadır.
Avrupa ülkeleriyle Türkiye’yi karşılaştırdığımızda; sağlık çalışanlarının çalışma koşulları, özlük hakları ve mesleki saygınlık açısından nasıl bir fark görüyorsunuz? Bu farkın temel nedenleri sizce nelerdir?
En büyük fark; hemşire ve doktor başına düşen hasta sayısıdır ve mesleki özerkliktir. Biz burada yurt dışına kıyasla çok daha fazla hastaya bakıyoruz. Avrupa ile karşılaştırdığımızda temel fark budur; Avrupa’da sistem, sağlık çalışanlarının tükenmeyeceği şekilde tasarlanmış durumda. Ancak bizim ülkemizde maalesef sistem bu şekilde değil, çalışan üzerinden fedakârlık beklenerek yürümektedir. Kesinlikle bu şartların değiştirilmesi gerekiyor. İnsanlar aksi takdirde neden yurt dışını tercih etsinler? Tabii ki oradaki çalışma koşulları ve emeğe verilen değer çok daha farklı. Bu farkın temel nedeni; burada sağlığın bir yatırım alanı olarak görülmesinden ziyade, çalışanın emeğinin “ucuz ve ulaşılabilir” olarak konumlandırılmasıdır. Beyin göçünün önüne geçebilmemiz için bu çalışma şartlarının kesinlikle iyileştirilmesi lazım.
Sağlık alanı, dışarıdan bakıldığında hâlâ “garanti meslek” olarak görülüyor. Ancak sahadaki gerçeklikler düşünüldüğünde, bu algı sizce ne kadar geçerli? Bu mesleği seçmeyi düşünen gençlere nasıl bir perspektif sunmak gerekir?
Evet, sağlık bölümleri genellikle ‘garanti meslek’ olarak görülüyor. Hatta son yıllarda devlet üniversitelerinde hemşirelik puanlarının, diş hekimliğinin bile önüne geçtiğine şahit oluyoruz. Özel hastane sayısının çokluğu ve iş imkanlarının fazlalığı nedeniyle bu bölümler birer garanti meslek gibi algılanabilir; ancak sahaya inip çalışma hayatına başladığınızda durum çok farklılaşıyor. Mesleğe başladıktan sonra. Sosyal hayatınızdan, aile hayatınızdan fedakârlık etmeniz, hatta bazen kendi kişiliğinizden ödün vermeniz gerekebiliyor. Fedakârlık ve vicdan yükü çok fazla olan bir meslek grubundan bahsediyoruz. Eğer kriz yönetemiyorsanız veya stresle başa çıkamıyorsanız, bu meslek seçilecek bir yol değil. Gençlere biz şu bakış açısını kazandırmaya çalışıyoruz. Eğer insanı sevmiyorsanız, sabrınız ve dayanıklılığınız düşükse, bu mesleği sadece “garanti maaş” için seçmeyin. Çünkü bu meslek, hayatınızdan çok şey götüren ama doğru yapıldığında dünyaya anlam katan bir yaşam biçimidir.
Tüm bu tabloyu düşündüğümüzde; bugün sağlık alanını tercih edecek bir gencin sadece teknik donanım değil, aynı zamanda nasıl bir zihinsel ve duygusal hazırlığa sahip olması gerekir? Bu meslek kimler için gerçekten uygun?
Staja giden bazı öğrenciler bazen, ‘Sürekli ateş ve tansiyon ölçtürüyorlar, hep aynı şeyleri yaptırıyorlar’ diyerek şikâyet edebiliyorlar. Ben onlara şunu söylüyorum: teknik bilgiyi bir ayda da öğrenebiliriz; o işin teknik kısmı. Ancak asıl önemli olan, sizin o hastane havasını solumanız ve hastaya dokunmanızdır. Hastaya dokunabiliyor musunuz, bu çok kritik. Örneğin; hemşirelik mesleğini seçmiş ama kan görünce tutan, hastaya dokunamayan ya da tiksinen kişiler olabiliyor. Yeri geliyor hastanın altını temizliyor, yoğun bakımda ağız bakımı veriyorsunuz. Bunu yapmak istemiyorsanız bu mesleği yapamazsınız. Ben öğrencilere açıkça şunu söylüyorum: Eğer bunu yapamayacaksanız yolun başındayken bırakın. Çünkü yapamayacağınız bir işi sürdürerek hem kendinize hem de o hastalara zulmetmenize gerek yok. İletişim, mesleğimizin en kritik noktasıdır. Örneğin tedaviyi reddeden bir hastayı ancak iletişimle ikna edebilirsiniz; başka türlü çözmeniz mümkün değildir. Tedavi sürecinde ağlayan hastalarla ve hasta yakınlarıyla sürekli karşılaşıyoruz. Bizim işimiz sadece hastayla da sınırlı değil; ailesiyle de ilgileniyoruz. Gerektiğinde onları sosyal desteğe, psikoloğa ya da sosyal hizmet uzmanına yönlendiriyoruz. Sahipsiz hastalar geliyor; onlara sahip çıkıyor, bakımını yapıyor ve ardından ilgili destek gruplarına yönlendiriyoruz. Bu anlamda sürecin tam merkezindeyiz. Uygulama alanları da kişilik yapısı kadar bu meslekte çok önemlidir. Uygulama ne kadar fazlaysa, öğrenci mesleği o kadar derinden hisseder. Teknik bilgi güncellenebilir ancak duygusal dayanıklılık ve etik bilinç bu mesleğin omurgasıdır. Gençlerin kriz anlarında soğukkanlı kalabilme, empati kurabilme ve yüksek stres altında doğru karar verebilme yetilerini geliştirmeleri gerekir. Bu meslek; özveriyi bir erdem olarak gören, zorluklar karşısında yılmayan ve insan hayatını her şeyin üstünde tutanlar için uygundur.
Son olarak, sistemi insan emeği üzerinden okursak; sağlık emekçisinin itibarını ve haklarını tam anlamıyla kazanması için ilk nereden başlanmalı?
İlk adım, sağlık çalışanına verilen değerin sözde “alkışla” değil, özde yasal ve ekonomik güvencelerle gösterilmesidir. Şiddetin tamamen bitirildiği bir güven ortamı tesis edilmeli ve sağlık çalışanının “karar verici” mekanizmalarda daha fazla söz sahibi olması sağlanmalıdır. İtibar, emeğin karşılığının adil bir şekilde verilmesiyle başlar. Bu durumda örgütlenmeyi önemli buluyorum. Öğrencilerime örgütlenmenin önemini her zaman vurguluyorum. Sivil toplum kuruluşları bu noktada çok kritik; örneğin Öğrenci Hemşireler Derneği gibi oluşumlara mutlaka üye olmalarını söylüyorum. Çünkü üst mercilere sağlık politikalarıyla ilgili bir talep ilettiğinizde, size ilk olarak ‘Kaç üyeniz var, sesiniz ne kadar gür çıkıyor?’ diye soruyorlar. Bu yüzden sayısal güç ve birliktelik çok önemlidir. Mezun olduktan sonra da derneklere üye olarak sesini duyurabilmek, karar verici pozisyonlarda ve makamlarda bulunabilmek, milletvekili gibi siyasi mevkilerde de yer alabilmek büyük önem taşıyor. Alandaki sorunları üst mercilere yansıtabilmek için bağıra çağıra değil bazen de barışçıl bir iletişimle çözüm üretmek zorundayız; başka türlü sonuç almamız mümkün değil.