04 May Bir günlük bayram, bir ömürlük sömürü: Çocuklar kimin için büyüyor?
Her nisan ayında sokaklar renkleniyor. Pencerelere asılan süsler ve meydanlarda yükselen neşeli şarkılar çok güzel ancak hayat çocuklar için gerçekten bir bayram mı? Çocukluğunu bir bayram neşesiyle değil, sistemin dayattığı ağır bir yükle omuzlayan binlerce çocuk, bize şu soruyu sormaya itiyor: Çocukluk, sadece şanslı bir azınlığın sahip olduğu bir ayrıcalık mı, yoksa her çocuğun vazgeçilmez hakkı mı?
Haber: Emelsu Dirlik
emelsudirlik25@istanbularel.edu.tr
Aslında olan biten, sadece bir yoksulluk meselesi değil; çok daha büyük ve sistematik bir çark. Egemen güçler, kendi dünyalarını ve düzenlerini sağlama almak için en zayıf halkadan, yani çocuklardan başlıyorlar. Evdeki geçim derdinden mahkeme salonlarındaki körlüğe kadar her yerde çocuk, kendi hayatını yaşayacak bir bireyden ziyade, sistemin yarınlarını garanti altına alacak bir yedek parçaya dönüştürülüyor. Çocukların bugünü çalınarak, egemenlerin geleceği için bir kaynak haline getiriliyor. Kendi kültürlerini ve sömürü düzenlerini, bizzat o çocukların emeği ve sessizliği üzerinden inşa ediyorlar.
Bunun en somut karşılığını bugün MESEM gibi projelerde görüyoruz. “Meslek öğrenecekler” diyerek yoksul çocuklarını okul sıralarından koparıp fabrikaların, inşaatların içine sürmek; aslında çocukluğu sistemin çarkları arasında bir yakıt olarak kullanmaktır. Bir yanda çocuğunun bir an önce para getirmesini bekleyen çaresiz bırakılmış aileler, diğer yanda çocukları en ucuz ve örgütsüz iş gücü olarak gören sermaye… Sonuçta çocukluk, bu devasa sömürü tezgahının içinde harcanıp giden bir geleceksizliğe dönüşüyor.
Üstelik bu geleceksizlik sadece fabrikalarda değil; Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta okullara yapılan saldırılarla bizzat eğitim yuvalarının içinde de karşımıza çıkıyor. Bu olaylar bize kamusal korumanın aslında ne kadar büyük bir boşlukta olduğunu gösteriyor. Çocuk bir yandan sınıfsal bir dayatmayla eğitimden koparılırken, diğer yandan hem fail hem de kurban olarak can güvenliğinden yoksun bir savunmasızlığa terk ediliyor. Bu tablo, çocukluğun her alanda nasıl birer hedef haline getirildiğinin en somut kanıtıdır.
Bu düzenin içinde mülteci çocuklar da var. Hiçbir hukuki güvencesi olmayan, merdiven altı diye tabir edilen o karanlık atölyelerin kuytusunda ömür tüketen bu çocuklar; aslında bu sömürü çarkının en kolay harcanabilir parçaları olarak görülüyor. 23 Nisan’ın o meşhur ‘tüm dünya çocuklarına’ atfedilen kapsayıcı ruhu, pasaportu ya da kimliği olmadığı için çocuktan bile sayılmayanların gerçeğiyle her gün yeniden sınanıyor. Çünkü çocukluğun birer aparat haline getirilmesinin dili de rengi de yok. Sömürü, hangi milliyetten olursa olsun her çocuğun omzuna aynı ağırlıkla biniyor. Eğer kurduğumuz bu koruma ağı en savunmasız olanı dışarıda bırakıyorsa, o zaman kutladığımız şey sadece birilerinin çocukluğunu diğerlerinin sırtından yaşadığı adaletsiz bir düzendir
23 Nisan, sadece pencereleri süsleyip vicdan rahatlatacağımız bir gün olmamalı. Bir çocuğun güvenli bir okula, sıcak bir öğüne ve en önemlisi araç değil insan olduğu bir hayata hakkı var. Çocuklar, yetişkinlerin veya sistemlerin geleceğini kurtaracak birer yatırım malzemesi değildir. Bizim asıl borcumuz, çocukları birilerinin geleceğini inşa eden isimsiz birer malzeme olmaktan kurtarmak; onlara sadece bir gün değil, her sabah güvenle uyanacakları, kimsenin kâr hırsına kurban edilmeyecekleri sömürüsüz bir dünya bırakmaktır. Çocukların elleri fabrikaların pasını değil, gökyüzünün mavisini ve uçurtmaların ipini tutana dek hiçbirimiz tam anlamıyla huzurlu olmayacağız. Gerçek bayramı; çocukluğun zincirlerinden kurtulduğu, her bir çocuğun sadece kendi hayalleri için yaşadığı o aydınlık sabahların coşkusuyla, hep beraber sokaklarda kutlayacağız. O güne dek susmak yok; çünkü çocukların çalınan her anı, bizim ortak kavgamızdır.