14 Şub Dünüyle, Bugünüyle, Yarınıyla… AŞK
Hiçbir dilde, hiçbir toplumda aşk, bir diğer toplumdan ya da dilden daha farklı, daha kuvvetli değildir. Bizde de o üç harfi ilk kim yan yana getirmiştir bilinmez; ama “aşk” kelimesi, diğer dillerdeki karşılıklarından çok daha “aşk”tır sanki Türkçe’de.
Aşk, öyle bir şeydir ki; romanda, oyunda, şarkıda, şiirde anlatılır binlerce yıldır. Nesiller değişir, iklimler değişir, hayatın kendisi değişir; ama o duygu baki kalır. Üzerine söz söylemeyen filozof kalmasa da, herkesin aşk tanımı, aşkı yaşayışı, aşk anlayışı farklıdır.
Montaigne, ‘Denemeler’de aşkın, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey olmadığını dile getirir. Aşkın hayvani bir duygu olduğunu söyler. Sokrates’e göre aşk, güzelliğin aracılığıyla çoğalma arzusudur örneğin. Shakespeare; Montaigne ve Sokrates’e inat, “değişiklikle karşılaşınca değişen aşk, aşk değildir. Aşk gözle değil, ruhla görülür” der. La Cordaire ise aşkı her şeyin başlangıcı ortası ve sonu olarak tanımlar.
Peki, her şeyin başlangıcı olan aşk nasıl başlamıştır?
BAZEN BİR ELMA, BAZEN BİR OK…
İlk, kim kime ‘seni seviyorum’ ya da ‘sana aşığım’ demiştir bilinmez. Karşı tarafın buna tepkisi nasıl olmuştur; o da bilinmez. Ancak aşkla ilgili hikâyeler, efsaneler, inanışlar bize yol gösterebilir…
Bazı aşklar hiç unutulmadı. Varlığından bile emin olamadığımız insanların, delicesine aşklarına inandık. Öyle olmasını istedik. Kimilerince aşk Adem ve Havva ile başladı; kimilerince Eros’ta varlığını kanıtladı. Eros’tan bahsetmişken, Afrodit’i unutmak olmaz. Leyla’nın aşkı yüzünden Mecnun oldu Kays. İnsanoğlunun başını bazen bir elma, bazen bir ok, bazen de Afrodit’in kendisi yaktı ya da insanoğlu kaybetti aşkın karşısında aklını.
Unutulmamalı ki; geçmişte yaşayan filozoflar, şu anki yaşantımızdan daha farklı anlamlar yüklediler aşka. Sevgi duygusunu ciddi biçimde ele alan, analiz etmeye çalışan ilk filozof Eflatun. Şölen ve Phaidros diyaloglarında, sevgi tanrısı Eros’u ve onun insanlar arasında yarattığı sevgiyi ele alıyor. Eflatun’a göre, güzel bedenler hep birbirine benzer. İnsan bu gerçeğin farkına varınca da tek bir bedene düşkünlüğü ve hayranlığı küçümsemeye ve oradan hareketle de bütün güzellikleri aramaya başlar. Literatüre Platonik (Eflatunî) adıyla geçen bu aşk anlayışı, geçici güzelliklere değil, güzellik fikrine duyulan aşkın ifadesidir aslında.
LEYLA VE MECNUN
Fuzuli de 1535’te Leyla ile Mecnun’un hikâyesini mesnevi türünde ele aldı. Bu hikâyede, Leyla ve Kays (Mecnun’un asıl adı) küçük yaşlarda birbirlerine âşık olur. Bu aşkı duyan annesi Leyla’nın Kays’la görüşmesini yasaklar. Kays, ayrılığın ızdırabıyla mahvolur ve halk arasında Mecnun diye anılmaya başlar. Aşkı yüzünden çöllere düşen Mecnun’a çok kişi Leyla’yı unutmasını söyler; ancak Mecnun için artık kainat, Leyla’dan ibarettir ve aşkından vazgeçmez. Hatta dedesi, onu bu dertten kurtarmak amacıyla Allah’a yakarması için Kâbe’ye götürür. Ama Mecnun tam tersine derdinin, aşkının artması için dua eder. Bu sırada Leyla başkası ile nikâhlanır ve kocasından kendisini uzak tutmak için hikâyeler uydurur. Bir süre sonra adam ölür. Mecnun çöllerdedir ve dünyayla bütün bağlantısı kesilir, sadece ruhuyla yaşar hale gelir. Leyla’nın vücudu da dahil olmak üzere bütün maddi varlıklarla ilişkisi bitmiştir. Leyla bir gün çölde onu bulur ama Mecnun onu tanımaz ve “Leyla benim içimde, sen kimsin” der. Leyla, durumu anlar, evine geri döner ve kısa zaman sonra ölür. Mecnun, onun mezarına uzanır ve hıçkıra hıçkıra ağlar. Allah’a yalvarır; canını almasını, kendisini Leyla’sına kavuşturmasını ister. Duası kabul olur, göklerin gürlemesiyle birlikte Leyla’sına kavuşur.
SON KELİME AYNI: ELVEDA
Leyla ile Mecnun kadar ünlü, aşk ve aşıklar denildiğinde akla gelen diğer bir hikâye de Romeo ve Juliet’tir. William Shakespeare’in sinemaya da çokça uyarlanan bu eserinde Romeo ve Juliet, birbirine düşman iki ailenin çocuklarıdır. Karşılaştıkları ilk anda birbirlerine aşık olurlar ve öykü bu şekilde başlar. Juliet, Romeo’ya kavuşmak için ailesini yok sayamaz. Fakat kendini yok saymayı tercih eder. Rahibin de yardımıyla bir zehir bulur ve içer. Bu zehir yoluyla, herkes onu ölmüş bilecektir. Aslında Juliet ölmemiştir; ama Romeo döndüğünde Juliet’i görür ve onun öldüğünü zannedip kendini öldürür.
Günümüze biraz daha yaklaşacak olursak, aşk üzerine yazılmış en güzel eserlerden biri de kuşkusuz Goethe’nin Genç Werther’in Acıları adlı mektup-romanıdır. Werther’in mektuplaştığı hayali arkadaşı Willhelm’in eliyle, mektuplar biçiminde anlatılır. Werther, şehrin üzerinde yarattığı ruhsal çöküntüden Wahlheim’e yerleşerek kurtulmak isteyen aydın bir gençtir. Orada soylu bir ailenin güzel kızı Lotte ile tanışır ve aşık olur. Lotte de Werther’e karşı boş değildir; ama Albert ile nişanlıdır. Ahlâki değerleri ve verilen sözleri aşkından üstün tutar ve Albert ile evlenir. Werther ise bir aile dostudur artık. Fakat bu kolay değildir. Lotte, aşk ve dostluk arasındaki çizginin zayıflığından korkar ve bir daha görüşmek istemediğini belirtir Werther’e. Werther acılar içindedir. Lotte’ye bir mektup yazar, “Elveda Lotte! Elveda” sözleriyle de mektubuna ve yaşamına son verir.
AŞK ŞAHİDİ MEKTUPLAR
Yazarlar, sadece kurgulamadılar hikâyeleri. Bazen bizzat yaşadılar. İçlerindekileri, yaşadıklarını, çocuksuluklarını, hislerini mektuplarla ifade etmeye çalıştılar. Victor Hugo ile Juliette Drouet, Mozart ile karısı Constanze, Napolyon ile Josephine, Abelard ile Heloise, Frida Kahlo ile Diego Rivera, Stendhal ve Mathilde arasındaki mektuplaşmalar geçmişten günümüze kadar geldi. Bunlar arasında en çarpıcı olan örneklerden biri de, Franz Kafka ve Milena Jesenska arasındaki mektuplaşmalardı. Kafka, uzun uzun mektuplar yazar sonuna “Sizin Franz K.” derdi. Söz konusu olan mektuplar olunca Nazım Hikmet ile Piraye arasındaki mektuplardan, şiirlerden de bahsetmek gerekir:
“Ne güzel şey hatırlamak seni,
Yazmak sana dair,
Hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek:
Filanca gün, falanca yerde söylediğin söz,
Kendisi değil
Edasındaki dünya…”
ELBETTE SEVGİLİLER GÜNÜ
Aşktan bahsetmişken Sevgililer Günü’ne değinmemek olmaz. Herkesin bildiği gibi şubat ayının 14’üncü günü, Sevgililer Günü olarak kutlanıyor. Roma Katolik Kilisesi’nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bir din adamının adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıktı. Bu sebeple bazı toplumlarda Aziz Valentin Günü (St. Valentine’s Day) olarak biliniyor. Ayrıca, Valentine kelimesi, Batı medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılıyor.
1908 tarihli Katolik Ansiklopedisi’ndeki eski şehitler listesinde, 14 Şubat gününe kayıtlı, inancı yüzünden öldürülmüş üç Aziz Valentine bulunuyor. Bahsedilen asıl Valentine’in kim olduğu tam bilinmiyor. Ayrıca, romantik aşk ile Valentine arasındaki bağlantı da, o tarihlerdeki dokümanlarda hiç geçmiyor. Hatta kimi tarihçilere göre sadece bir efsaneden ibaret.
Hıristiyan olduğu için öldürülmüş din adamı Valentine ile romantik aşk arasındaki ilişkiyi anlatan efsanelerin 14’üncü yüzyılda ortaya çıktığı düşünülüyor. Bu efsanelerin birisinde Valentine, öldürüleceği günden bir gün önce gardiyanın kız kardeşine ‘Valentine’inden’ imzalı bir aşk notu vermiş; diğerinde ise, Romalı askerlerin evlenmesinin yasak olduğu dönemlerde; gizlice evlenmelerine yardım etmiş.
Aşkın, sevmenin günü olur mu, bilinmez. Ama bir şeyleri kutluyor olmak; bir şeyleri hatırda kalır kılmak; sevdiğinize onu sevdiğinizi söylemek güzeldir. Sevdiğinizden duymak da güzeldir. Nice mutlu, sevgi dolu sevgililer günü sizinle olsun! Sevgililer gününüz kutlu olsun!
