“Depremde insanlar nefesleri tükendiğinde taşları birbirine vurarak hayatta olduklarını duyurmaya çalıştı”

Arel Medya’nın basın sponsoru olduğu 32. Adana Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nde gösterilen 326 filminin yönetmeni Miray Kuyumcu, Arel Medya’nın sorularını yanıtladı. Kuyumcu, filmin çıkış noktasını “Depremde insanlar nefesleri tükendiğinde taşları birbirine vurarak hayatta olduklarını duyurmaya çalıştı. O ses beni hiç bırakmadı ve filmin çekirdeğini oluşturdu” diyerek anlatırken; filmin misyonunu ise “Amacım izleyeni ağlatmak, acıyı dramatize etmek ya da yarayı deşmek değildi. Seyirciyi tanık olmaya davet etmekti. Biraz da bu unutmanın ağırlığı üzerine” sözleriyle vurguladı.

Haber: Ercan Yavuz

Fotoğraf: Yunus Emre Ustaoğlu

 

Yapımınızla beraber bu yıl 32’ncisi düzenlenen Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde yer aldınız. Filmi çekme fikriniz nasıl gelişti, bu filmde neyi ele almayı amaçladınız?

Bu film hem kendi hafızama yerleşen hem de toplumsal hafızaya kazınan fotoğraflardan doğdu. Bir babanın bekleyişi, çabası, umudu ve sonunda maalesef ki vedalaşması… Bir diğer tetikleyici etkense sesti. Depremde insanlar nefesleri tükendiğinde taşları birbirine vurarak hayatta olduklarını duyurmaya çalıştı. O ses beni hiç bırakmadı ve filmin çekirdeğini oluşturdu. 326, bir hikâyeyi dramatize etmekten çok, toplumsal hafızayı diri tutmaya çalışan bir film. Biraz da bu unutmanın ağırlığı üzerine.

 

Türkiye’nin en prestijli film festivallerinden biri olan Altın Koza’da yer almak size nasıl hissettiriyor?

Elbette çok mutlu oldum. Türkiye’nin en köklü festivallerinden birinde olmak, filmin o festivalin seyircisiyle bir araya gelmesi benim için kıymetli. Biz filmleri yapıyoruz ama filmler ancak seyirciyle buluştuğunda nefes alıyor. Bu yüzden festivaller, özellikle bu tür filmler için gerçek bir nefes alanı.

 

Filminizde trajik depremde evladını kaybetmiş bir babanın feryatlarına şahit oluyoruz. Bu kadar güçlü bir role sahip bir babayı anlatmak için neden böyle bir anlatım tarzını tercih ettiniz?

Aslında feryadına değil; sessiz yürüyüşüne tanıklık ediyoruz. Film, bir iç monoloğun ve o monoloğun taşıdığı sessizliğin filmi. Amacım izleyeni ağlatmak, acıyı dramatize etmek, yarayı deşmek ya da öfkeyi yükseltmek değildi. Seyirciyi tanık olmaya davet etmekti. Hikâye zaten yeterince ağır; ben acının pornografisini değil, sessizliğini göstermek istedim.

 

Filminiz izleyici karşısına çıktıktan sonra nasıl dönüşler aldınız? Vermek istediğiniz duygunun izleyiciye geçtiğini düşünüyor musunuz?

Evet, çok güçlü ve samimi dönüşler aldık. İnsanlar filmden sonra yanıma gelip aslında anlatmak istediğim duyguyu birebir ifade ettiler: O sessizlik hâlini, bekleyişi, taşın üzerindeki ağırlığı… Bu karşılık benim için çok değerli çünkü film, ancak izleyicinin kendi hafızasıyla buluştuğunda tamamlanıyor.

 

İzleyiciler kamera arkasını göremiyor. Yapım süreci boyunca zorlandığınız bir konu oldu mu? Süreç nasıldı?

En çok zorlandığımız kısım aslında zamandı. Her şeyin tastamam olacağı bir vakti yaratmak kolay değildi. Onun dışında süreç çok sahiplenilen bir süreçti. Arkadaşlarımız,dostlarımız, filmden haberi olan herkes bir ucundan dokunmak istedi. Bu dayanışmayla film mümkün oldu diyebilirim.

 

Son olarak, ileride sizi nasıl projelerle göreceğiz?

Okulda bize ilk öğretilen şey şuydu: “Filminizin bir derdi olmalı”. Ben bunun doğruluğuna her zaman inandım. Dolayısıyla yine derdi olan, bir şey söylemek isteyen projeler üretmeye devam etmek niyetindeyim.