20 Şub “Burada kuaförler sadece saçın kesildiği yerler değil, dertleşmelerin olduğu alanlardı”
Arel Medyanın basın sponsoru olduğu 32. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde “Belgesel Özel Gösterim” seçkisinde yer alan Araf filminin yönetmeni Burcu Günaydın, Arel Medya’nın sorularını yanıtladı. 6 Şubat depremini bizzat yaşayan gazeteci Günaydın; kırık bir aynanın, bir sandalye ve bir rujun, bir kentin yasını tutan kadınlar için nasıl birer direniş ve umut nesnesine dönüştüğünü kendi tanıklığıyla anlatıyor. “Burada kuaförler sadece saçın kesildiği yerler değil, dertleşmelerin olduğu alanlardı” ifadesiyle birlikte deprem acılarının ardından kadınların umutlarını diri tutmak ve hayata yeniden bağlanmak için kuaförlerin önemini vurguladı.
Haber: Emelsu Dirlik
Fotoğraf: Yunus Emre Ustaoğlu
Filmi çekme fikriniz nasıl gelişti, bu filmde neyi ele almayı amaçladınız?
Ben Burcu Özkaya. Uzun yıllardır gazetecilik yapıyorum. İstanbul başta olmak üzere farklı illerde çalıştım. 2018 yılında Hatay’a yerleştim, o süreçten beri de serbest gazetecilik yapıyorum; ulusal ve uluslararası medyaya çalışıyorum. 6 Şubat depremleri birçok insanın hayatında bir dönüm noktası oluşturdu, bu kişilerden biri de benim. Çok büyük bir depremdi, çok büyük bir yıkımdı. Bu depremi ben de yaşadım; 4 ay çadırda, bir sene konteynerde kaldım, sonra evimi tadilat ettirip geçtim. Buradan başladım filmi anlatmaya. Çünkü aslında çekim sürecim böyle başlıyor. Sahada aktif gazetecilik yaptım.
Bu süreçte depremlerden sonra 2 hafta kadar başka bir kente gittim ve geri döndüm. Döndükten sonra ilk aradığım şey kuaför oldu, yani kuaföre gitmek saçımı kestirmek istedim. Bu bir motivasyondu. Mehveş Evin beni görmeye gelmişti, “benden bir şey ister misin?” diye sorduğunda; “bir kuaför buldum ama Samandağ yolu üzerinde ilçede, beni oraya götürür müsün?” dedim. Tabii ki o da götürdü. Bir bahçenin içinde çadırdan bir kuaför vardı; aslında tam çadırdan da değil, üzerime muşamba ile kapatılmış yağmur almasın diye. Yıkılan kuaförden kırık bir ayna, bir sandalye çıkartılmış ve o şekilde kadınlara hizmet vermeye başlamış.
Ben tabii burada saçımı kestirdim ama başka da bir şey fark ettim: Benim gibi kuaföre gelen bir sürü kadın vardı. Kimisi saçını kestiriyordu, kimisi kaşını yüzünü aldırıyordu ama kuaför sandalyesinde bunları yaparken bir taraftan da ne yaşadıklarına, kayıplarına, üzüntülerini anlatarak ağlıyorlardı da. Bu beni çok etkilemişti ve Antakya’nın kuaförleri çok başkadır, depremden önce de böyleydi. Yani burada kuaförler sadece saçın kesildiği yerler değil; dertleşmelerin olduğu alanlardı. Depremden sonra da Antakya’daki bu kuaförlerin iyileşmeye dönük işlevlerini gördüm ve bu belgeseli çekmeye karar verdim.
Altın Koza’da yer almak sizi nasıl hissettiriyor?
Altın Koza’da yer almak müthiş bir gurur kaynağı, müthiş bir heyecan. Belgeselimizde 3 kişi kurgu, montaj ve çekim ekibini oluştururken bir kişi de çevirisinde yer aldı. Toplamda 4 kişilik bir ekiptik. Tabii bizim ilk işimiz olduğu için çocuğumuz gibiydi. Biz izleyip “Ya bu çok iyi oldu, çok güzel oldu!” diyorduk ama diğer taraftan da hepimiz gazeteciyiz, belgesel film alanına hem yakınız hem uzağız. Bize iyi olan bir şey film yapımcıları, jüriler tarafından iyi görülür mü bunu bilmiyorduk. Sonra bir risk almak istedik; madem biz iyi görüyoruz belgeselimizi, Adana’ya başvuru yaparız. Adana’da da final kısmı değil, özel seçkide kalır mıyız diye düşünüyorduk. Başvurumuzu yaptık, sonra tabii bize mail geldiğinde ben böyle 3 defa kontrol ettim maili; dedim biz özel seçkide değiliz, finaldeyiz! İnanılmaz sevindim tabii ki, hemen ekibime haber verdim, o sevince ortaklaştık.
Bir iletişim insanı olmak filmi çekmekte size ne gibi kolaylıklar sağladı?
Bence iletişimci olmanın, gazeteci olmanın filmi çekmekte çok faydası var. Bir defa sahada aktif gazetecilerdik biz hepimiz. Bu, hikâye ile başbaşasınız, olayla başbaşasınız, bütün çıplaklığıyla her şeyi görüyorsunuz demek olur. Eğer biraz da gözünüz varsa, görebiliyorsanız, hikayeyi yakalayabiliyorsanız önünüzde müthiş şeyler çıkıyor. O yüzden sahada aktif gazeteci olmanın bir film çekimine katkısı olduğunu düşünüyorum. Aslında o gazetecilik gözlüğü ile biraz da sinema gözümüzü birleştirdik, ortaya Araf çıktı. Bizim filmimize örnek verirsek, kuaför çok spesifik bir olay. Siz Antakya’da çalışma yapmayan, hatta Antakya’da bir süre kalmayan, iyi bir gözlemi olmayan, kuvvetli bir iletişimi olmayan birinin görebileceği bir gözlem değil kuaförlerin buradaki konumu. O yüzden faydası olduğunu düşünüyorum.
Filminizden sonra nasıl dönütler aldınız? İstediğiniz mesajı aktarabildiniz mi?
Filmimiz Altın Koza’da ödül almadı ama dikkat çeken yapımları arasında olduğunu düşünüyorum. İnsanlar merakla izledi, sorular sordu, değerlendirmeler yaptı, fikirlerini paylaştı. Çok güzel dönütler aldık. Özellikle konu çok beğenildi; deprem gibi travmatik ve yıkıcı bir olayın, yaşamla, devam etme ile ilişkilendirilen bir olayla anlatılması beğeni topladı.
Şunu da söylemek istiyorum, biz riskli bir konu anlattık. Baştan beri film ekibi olarak şöyle bir kaygımız vardı: Burası bir deprem bölgesi, yüzyılın depremi yaşandı, çok büyük bir kayıp var, bir kent neredeyse yok oldu, binlerce insan vefat etti ve hala cenazesi bulunamayan yüzlerce kişi var. Yani böyle bir ortamda kuaför, eğlence mekanı, jel tırnak gibi daha kozmetik olayları tema olarak anlatan bir film yaptık. Burada çok ince bir çizgi vardı; eğer o çizgiyi kaçırsaydık kamuoyundan çok tepki toplardık.
Ama benim en çok önemsediğim kısım; bu kadar acılı bir şehri, kadınları yanlış anlatmak, bir hedef tahtasına oturtmaktı. O yüzden çok ince eleyip sık dokuduk. O anlamda anlatabildiğimizi anlatabiliyor muyuz diye film çıkmadan önce fikrine, sözüne güvendiğimiz farklı farklı kadınlara izletildi ve onların fikir ve eleştirileri üzerine son halini aldı, şekillendi. Bu derdini anlatma meselesini de o kadınlar üzerinde aslında deneyimledik ve onların fikirleri üzerinden “Evet tamam, bu oldu” dedik ve yayına verdik. Adana’da izleyen herkes anlatmak istediği konuyu çok dengeli bir şekilde verdiğimizi söyledi. Başka yerlerde de izleyicilerle buluşmaya devam edecek Araf; oralardan ne tür eleştiriler ya da dönütler alır, onu da hep birlikte göreceğiz.
Yapım süreci boyunca zorlandığınız bir konu oldu mu?
Biz çekim aşamasında 3, çevirisiyle beraber toplamda 4 kişilik küçük bir ekibiz. Senaryo, yönetmenlik, ses, kamera, prodüksiyon, post-prodüksiyon, İngilizce çeviri; tüm aşamaları 4 kişi tarafından yapıldı ve bu 4 kişi bu belgeseli yaparken sahada aktif gazetecilik yapıyordu. Yani bizim şöyle bir anımız oldu: Gündüz çalışmışız sahada, haberlerimizi bitirmişiz; gece geliyorduk kurguya devam ediyorduk. İşte sabah saat 4’lere, 5’lere kadar… 3 saat, 4 saat uyuyorduk, tekrar gazeteciliğe devam ediyorduk. Küçük bir ekip olmanın hem iyi yanı vardı hem zorlu yanı vardı; birbirimizi çok iyi anladık, birbirimizi tamamladık, o anlamda güzel bir ekip olduk.
Bizim ekipmanımız da çok sınırlıydı. Araf’ın çekimi için birkaç yere proje sunduk, fon arayışımız oldu fakat bulamadık. Ama bu hikayeyi de çekmeyi çok istiyordum. Ekipmanım yetersizdi, tek başıma iyi bir şey çıkmazdı; ben tek başıma da çekerdim ama istediğim gibi de bir şey çıkmazdı. Diğer gazeteci arkadaşlarıma önerdim, Gazeteciler Cemiyeti’nden ekipman desteği aldık ve çok sınırlı bir bütçe ile Araf’ı çektik. Şöyle düşünün; dışarıda içeceğimiz çaya, kahveye kadar hesaplıyorduk. Eğer o gün tüm gün dışarıda olmayacaksak akşam yemeklerini evde yapıp hep beraber yiyorduk. Yani 3 gün ekibime makarna yaptığımı biliyorum. Ekonomik şartlar o anlamda biraz zorlayıcı oldu fakat hikayemize çok güveniyorduk, çekimlerde de çok heyecanlıydık. O yüzden o bütçe kısmı da arada çıkan sorunlar da bir şekilde halloldu.
Belgeselde konu edindiğiniz kadınlarla hâlâ iletişimde misiniz?
Önceki sorularda da bahsettiğim gibi; deprem çok büyük bir yıkımdı, çok büyük bir travmaydı ama bu yıkımın, travmanın, acı ve kederin içinde umudu diri tutanlar da hep kadınlardı. Araf umudun filmiydi; bu umut anlatılacaksa da kadınlar üzerinden anlatılmalıydı. Bu yüzden buradan ilerledik. Kadınlarla hala bağım var; hepsi değil ama kadınların bazılarıyla aynı konteyner alanında kaldık zaten, o süreçte tanıştık, yakınlığımız derinleşti. Aynı konteyner alanında kalmamız hayatlarını yakından görmemi sağladı. Yine çekim yaptığımız konteyner kuaföre hala ara ara kendi bakımım için de giderim. Araf’ın yönetmeniyim ama bu benim de hikayem aynı zamanda; o anlattığım kadınlardan biriyim diye de düşünüyorum.
Bu belgesel depremzede bir kadın için iyileşme alanı olabilir mi?
Ben belgeselimizin enerjisinin, umut ışığının seyirciye geçtiğini düşünüyorum. Başta depremzedeler olmak üzere, bence dünyanın herhangi bir yerindeki bir kadına umut olacaktır. Özellikle savaşların, afetlerin, çatışmaların, yıkımların olduğu coğrafyalarda kadınların kendilerinden bir parça bulacağını hissediyorum. Beyrut Kadın Filmleri Festivali’ne başvuru yaptık. Bizi en çok heyecanlandıran festivallerden biri; hem kültür olarak çok benzer bir coğrafya hem de savaşlardan dolayı defalarca yıkılmış, acının olduğu bir coğrafya. Açıkçası oradan gelecek dönüşleri merak ediyoruz. Yine Suriye’deki durumu gözlemliyoruz, Suriye’de bir gösterim yapmak istiyoruz. Her coğrafyadan, her bölgeden kadınların kendini bulacağı bu belgeselimizi mümkün olduğu kadar farklı kimlik ve coğrafyadaki kadınlarla buluşturmayı hedefliyoruz.
Belgesel fikrine karşı görüşlerle yaklaşanlar oldu mu?
Aralardaki sorulardan birinde de söyledim aslında; bu kadar acının, ölümün olduğu bir yerde kozmetik bir konu tabii ki insanları kaygılandırıyor. Biz o yüzden önce çekimdeki kadınları ikna ettik; nasıl bir belgesel çekmek istediğimizi, ne anlatmak istediğimizi detaylıca anlattık ve “Bu işin sonunda buradaki umudu başka coğrafyalardaki kadınlar da görsün” dedik ve ikna ettik.
Bazı gazeteci arkadaşlarım, yine yakın çevremden arkadaşlarım; özellikle fragmanlarda yıkım ve makyajın, eğlencenin yan yana gelmesini doğru bulmadıklarını söylediler. Hatta fragmandan görüp yorumlayıp çok yanlış anlaşılmalar olacağına dair dostane eleştiriler de geldi. Fakat ben her fragmanı izlediğimde; ruj süren kadınla arkasından gelen yıkım görüntüsü bende rahatsızlık yapmadı, aksine bir şok etkisi yapmalıydı. Ben de bunu yaptığını düşündüğüm için fragmanda ya da belgeselin farklı bir noktasında değişime gitmek istemedim.
Son olarak, ileride sizi nasıl projelerle birlikte göreceğiz?
Araf’ın bir farklı versiyonunu Suriye’de çekmek istiyorum. 11 yıl süren savaşta binlerce insan öldü, ülkesini terk etti, şehirler yıkıldı; şimdi yeni bir yönetim, yeni bir sayfa var Suriye’de. Hem bu süreci merak ediyoruz ama diğer taraftan da bu acılı savaş coğrafyasında kadınlar devam edebilmek, iyi hissetmeye dair neler yapıyorlar? Bunun çalışmasına kısmen de başladık. İnşallah güzel bir çalışma gelecek. Fırsat buldukça küçük hikayeler yazıyorum. Bu hikayelerden bir senaryo çıkarırsam, tabii bir bütçe de bulabilirsem film çekme isteğim de var.
