24 Şub Trumpizm ve Yeni Otoriterlik Dalgası: Demokrasi Neden Geri Çekiliyor?
Haber: Ömer Batuhan Akgüner
- yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken demokrasi artık yalnızca askeri güçle değil, seçim sandıklarından çıkan popülizm dalgalarıyla sarsılıyor. Günümüz dünyası; liberal demokrasinin denge ve denetleme mekanizmalarının, “halkın gerçek sesi” olduğunu iddia eden karizmatik popülist liderler eliyle sistematik şekilde felç edilişine tanıklık ediyor. Demokrasinin küresel düzeyde geri çekilişinin merkezinde ise popülizmi bir siyasi üslup anlayışından öteye taşıyıp bir yıkım aracına dönüştüren Donald Trump ve onun Trumpizm olarak bilinen yeni otoriter yönetim modeli yer alıyor.
Trump’ın inşa ettiği bu yeni otoriterlik biçimi, özünde stratejik bir performans ve iletişim metodolojisine dayanmaktadır. Nitekim, Trump’ın siyaset yapma biçimini çözümlemek için Benjamin Moffitt’in popülizm kavramsallaştırması anahtar bir işlev görür. Moffitt, popülizmi siyasi bir üslup ve performans biçimi olarak kavramsallaştırırken; bu yaklaşımın temel unsurlarını ise elit karşıtlığı üzerinden halka hitap etme, yerleşik nezaket kurallarının dışına çıkma ve kriz ya da tehdit algısı yaratma olarak tanımlar. Buna göre toplumları, halk ve seçkinler dikotomisi üzerine kuran popülistlerce bir yanda ezilen ve aşağılanan halk; diğer tarafta ise onları ezen ve aşağılayan elitler vardır. Popülistler her fırsatta, bu karşıtlıkta halktan yana olduklarını vurgulayarak kendilerini halkın gerçek temsilcisi olarak sunarlar. Böylece hem halkın düşüncelerini ve ihtiyaçlarını bildiklerini hem de elitlik kimliğinden uzak olduklarını göstermiş olurlar. İşte bu doğrudan halka başvurma, popülist aktörlerin siyasi retoriği kabalaştırmalarının ve siyasi arenada “uygun” davranış kalıplarının dışına çıkmalarının yolunu açar. Retoriğin bilinçli olarak kabalaştırılması, siyaseten doğruculuğun terk edilmesi ve aktörün göze çarpıcı hale gelmesi bu anlayışın içeriğini ve dilini belirler. Bununla birlikte popülizm; itici gücünü kriz, çöküş ya da tehdit algısından ve aynı zamanda performans yoluyla kriz çıkarmayı hedeflemesinden alır. Bu durum, popülist liderin halktan yana kararlı duruşu ile meşruiyetini güçlendirmesine fayda sağlar.
Moffitt’in bu kuramsal çerçevesi, Donald Trump’ın siyasi kariyeri boyunca izlediği stratejiyi anlamlandırmak için somut veriler sunar. Örneğin; Trump’ın 2023 yılında bir seçim kampanyası konuşmasında söylediği, “Özgürlüğümü elimden almak istiyorlar çünkü asla sizin özgürlüğünüzü elinizden almalarına izin vermeyeceğim. Beni susturmak istiyorlar çünkü sizi asla susturmalarına izin vermeyeceğim. Bu milleti kurtarabilecek tek kişi benim… Onlar aslında benim değil sizin peşinizdeler. Ben sadece onların önündeki engelim ve asla yolumdan çekilmeyeceğim.” sözleri bu teorik yaklaşımın pratiğe dökülmüş biçimidir. Öyle ki Trump; halkın sesi olma iddiasını Washington elitlerine karşı yürüttüğü amansız bir savaşla birleştirmiş, diplomatik dili reddeden hırçın üslubuyla siyasi normları sarsmış ve özellikle göç ya da ekonomik gerileme gibi konuları “beka krizi” olarak sunarak kitlesini mobilize etmiştir. Bununla birlikte özellikle yargı ve medyaya düşmanlaştırıcı söylemlerle saldırarak bu kurumları birer siyasal araca dönüştürmeyi başarmış ve yeni otoriterlik dalgasının fitilini ateşlemiştir.
İşte bu yeni otoriterlik dalgasının en belirgin özelliği, yargı sistemini bağımsız bir denetleyici olmaktan çıkarıp, iktidarın önündeki engelleri kaldıran veya rakiplerini tasfiye eden bir siyasal silaha dönüştürmesidir. Trump’ın popülist söylemlerinde yargı, eğer kendi lehine karar veriyorsa halkın adaleti; aleyhine karar veriyorsa elitlerin komplosu olarak kodlanır. Yakın geçmişte tanık olduğumuz gelişmeler ise bu retoriğin sadece bir dil oyunundan ibaret olmadığını; hukukun, bizzat hukuku aşındırarak onu dejenere etmek için kullanıldığı bir döneme girildiğini göstermektedir. Bu yeni dönemde yargının yetki ve kararlarının, Trump’ın liderliğinin arkasındaki milyonlarca oy karşısında herhangi bir değeri bulunmamaktadır. Popülizmin başkanlık kararlarına sağladığı bu koruma zırhı denge ve denetleme mekanizmalarını felç ederek otoriter liderin hukuk kurallarını aşan, mutlak bir hakimiyet kurmasına olanak tanımaktadır.
Popülist siyaset anlayışının Trump gibi “maharetli” siyasetçiler tarafından başarıyla uygulanması, başta yargı olmak üzere demokratik kurumlardaki bu çürümenin geniş kitleler tarafından bir yozlaşma olarak değil, kurtuluş veya adaletin tecellisi olarak algılanmasını sağlamaktadır. Son dönemde Trumpizm, bu algıyı yönetmek için geleneksel propaganda yöntemlerinin ötesine geçerek dijital bir yankı odası inşa etmiştir. Başta X olmak üzere sosyal medya platformları, liderin doğrudan ve hiçbir filtreye uğramadan kitlelere ulaştığı ana mecralar haline gelmiştir. Dijital dünyanın algoritmaları ise taraftarları sadece liderin doğrularıyla besleyerek onları, dış dünyayı ve nesnel gerçekleri göremez duruma getirmiştir. Sürekli ve çelişkili bilgi bombardımanı ile halk, neyin doğru olduğunu ayırt edemez hale gelmiş ve bu hakikat sonrası (post-truth) iklimde insanlar olgulara değil, güvendikleri liderin onlara sunduğu duygulara tutunur olmuşlardır. Dolayısıyla hakikatin kaybı aslında demokrasinin kaybı anlamına gelmektedir. Ortak bir gerçeklik zemininde buluşamayan bir toplumda tartışma ve uzlaşı, yerini sadece güç çatışmasına bırakır. Öyleyse sağ popülizmin en büyük zaferi, seçmenleri yalanlara inandırmak değil, onların artık hiçbir şeye inanmamalarını sağlamış olmasıdır. Öyle ki bilgi artık aydınlanmak için değil, “öteki” olanı yok etmek veya itibarsızlaştırmak için kullanılan bir silah haline gelmiştir. Bu nedenle parçalanmış bir toplumsal hakikat algısının ve yıkılmış bir güven zemininin yeniden nasıl inşa edilebileceği üzerine düşünmek oldukça önemli ve değerlidir.
Günümüzde popülizmin bu denli etkili olmasının ve Trump önderliğindeki yükselişinin ardında şüphesiz, liberal demokrasinin 21. yüzyılın krizlerine (enflasyon, kontrolsüz göç ve işsizlik) verdiği tepkiler yatmaktadır. Bu nedenle demokrasinin geri çekilmesini sadece siyasi bir tercih değil, kapitalizmin kendi iç çelişkilerinin bir sonucu olarak görmek yerinde bir tespittir. Orta sınıfın giderek eridiği ve zenginliğin azınlık elinde toplandığı mevcut sistemde liberal kurumlar, kitleler tarafından “elitlerin oyun alanı” olarak görülmektedir. Trump ise kapitalizmin bu yapısal krizini fırsata çevirmiş, onu milliyetçilik ve muhafazakârlıkla süsleyerek otoriterliğini meşrulaştırmıştır.
3 Ocak 2026’da tanık olduğumuz ve Venezuela’ya düzenlenen Mutlak Kararlılık Operasyonu gibi dış politika hamleleri ise, sistemin nefes alabilmek için hukukun üstünlüğü yerine gücü ikame ettiğinin bir dışavurumudur. Bu askeri müdahale uluslararası kurum ve kuruluşların nasıl devre dışı bırakıldığını gösteren en sıcak örnektir. Tam da bu nedenle popülizmin, demokrasi iddiasındaki samimiyetsizliğini tartışmak için oldukça idealdir. Trump’ın müdahalesi her ne kadar Maduro yönetimini devirmiş olsa da yerine geçecek yeni yönetim yapısının demokratik kurumları gerçekten inşa edip etmeyeceği büyük bir soru işaretidir. Uluslararası hukuku, güvenlik bahanesiyle tek taraflı olarak askıya alabilen bu anlayış, küresel otoriterleşme dalgasının artık sınırları aştığının önemli bir göstergesidir.
Netice itibariyle Trump, her daim siyasi bir üslup olarak benimsediği popülizm sayesinde bugün; “İki defa başkanlığı kazandım. Üçüncü defa aday olup yine kazanabilirim. Peki ya dördüncü defa?” sorusunu rahatlıkla dillendirir olmuştur. Bu söylem, anayasal sınırları halk iradesi adına tasfiye etme arzusunun bir uzantısıdır. Ancak bu sürecin en yıkıcı tahribatı, toplumsal yaşamın temel direği olan hakikat zemininde yaşanmaktadır. Dolayısıyla; demokrasinin günümüzde kaçınılmaz olarak yaşadığı geri çekilme dalgası aslında bir hakikat krizidir. Hakikatin nesnel bir değer olmaktan çıktığı ve dezenformasyonun rasyonel tartışma zeminini yok ettiği bu yeni düzende özgürlük, bireyin bilinçli tercihi olmaktan çıkıp manipülasyonun nesnesi haline gelmektedir. Bu nedenle demokrasinin yeniden anlam kazanması, onun en değerli unsurları olan hakikat ve adaletin korunmasına bağlıdır. Bu da otoriter liderlerin sunduğu konforlu yalanlara karşı gerçekliğin karmaşıklığını ve kurumların bağımsızlığını savunan yeni bir toplumsal sözleşmeyle mümkün olacaktır. Unutulmamalıdır ki hakikatin nesnel zeminini kaybettiği bir toplumda sadece kurumlar değil, özgürlüğün bizzat kendisi otoriter bir iktidarı meşrulaştıran bir illüzyona dönüşecektir.
