“Jüriler geçici hükümdârlığımızı ilan edeceğimiz yerler olmamalı!”

Arel Medya’nın basın sponsoru olduğu 32. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde Jüri Başkanı olarak görev alan yönetmen ve senarist Ümit Ünal, festival dinamiklerini ve sinema sanatına yaklaşımını Arel Medya’ya anlattı. Jürilik kurumunun kişisel hırslar, intikam veya kıskançlık duygularıyla bir iktidar alanına dönüştürülmesine karşı çıkan Ünal, geliştirdiği demokratik oylama yöntemiyle bu “geçici hükümdarlık” yanılsamasını eleştiriyor. Jürilerde yaşananlardan kendi geliştirdiği demokratik oylama yöntemine, İskoçya’daki yeni projelerinden yapay zekânın gölgesindeki sinemaya kadar pek çok konu hakkında açıklamalarda bulunan Ünal, “Sinemada ödül kararları aşka benzer, belirleyici olan ‘X faktörü’dür” diyor.

Haber: Hayal Nur Özüyılmaz

Fotoğraf: Yunus Emre Ustaoğlu

 

Adana Altın Koza Film Festivali’nde jüri başkanlığı görevini üstlendiniz. Türkiye’nin en büyük festivallerinden biri olan Altın Koza’da Jüri Başkanlığı yapmak nasıl bir histi?

Adana’da daha önce 2015 yılında da jüri başkanlığı yapmıştım. 2019’da da İstanbul Film Festivali’nde Ulusal Yarışma jürisinin başkanıydım. Yabancısı değilim bu hissin ama her seferinde tabii ki heyecan ve sorumluluk duygusu ağır basıyor. Bizim ülkemiz gibi kimi kültürlerde “astığı astık, kestiği kestik” yönetici modeli geçerlidir. Jüri başkanlığı gibi çok kısa süreli bir yöneticilik pozisyonuna gelen insanlar arasında, kendilerini hükümdar gibi görüp en kişisel hisleriyle ya da çıkar beklentileriyle davrananlar olabiliyor. Kendi seçimlerini tüm jüriye dikte edip, jüriyi kötü anlamda etkileyebiliyorlar. Her festival öncesi kimi jüri başkanları için “O, şu yönetmene ödül vermez” ya da tam tersi, “O kesin şuna ödül verir” cinsi dedikodular döner. Bunların bazısı haklı da çıkar. Yıllardır bir çok festivalde yapılan tuhaf haksızlıkları gözlemledim, bir yönetmen olarak kendim de haksızlıklara maruz kaldım. Ama bu taraflı tutumlar, hem festivallere hem de genel anlamda ülke sinemasına zarar veriyor. Yarışmalar, jüriler için geçici hükümdârlığımızı ilan ettiğimiz, hınç ve intikam duygusuyla hareket ettiğimiz yerler olmamalı. Sonuçta sizi o jürinin başına, yarışmanın o yılına bir “damga” vurun, Trump kararnamesi gibi kocaman, çirkin bir imza atın diye davet etmiyorlar. İşiniz önemli ama çok da basit: Bir jüriyle birlikte, o yılın seçkisi içinde, öne çıkan ve geleceğe örnek olacak filmleri, oyuncuları ve sinemacıları seçeceksiniz sonra da eve dönüp sıradan bir fani olarak hayatınıza devam edeceksiniz.

 

“İşiniz önemli ama çok da basit: Bir jüriyle birlikte, o yılın seçkisi içinde, öne çıkan ve geleceğe örnek olacak filmleri, oyuncuları ve sinemacıları seçeceksiniz sonra da eve dönüp sıradan bir fani olarak hayatınıza devam edeceksiniz.”

 

Bu süreçte, farklı bakış açılarının olduğu bir jüri içinde karar alma süreçlerini nasıl yönettiniz? Özellikle büyük ödüller söz konusu olduğunda, farklı kriterlere sahip jüri üyeleri arasındaki uzlaşma noktaları ve yaşadığınız zorluklar neler oldu?

Yıllar içinde başka jürilerde üyelerin birbirinin sanat anlayışını yargılamaya çalıştığını, çok uzun ve sıkıcı “öğreten adam” konuşmaları yapıldığını gördüm. İki oturumda toplam 13 saat süren jüri toplantısı gördüm. Mutlaka kendi kayırdığı aday ödül alsın ya da şu kişi ödül almasın da kim alırsa alsın diye kendini parçalayan jüri üyeleri gördüm. Dışarıdan hiçbir baskıya ya da etkileme girişimine şahit olmadım ama jürilerin kendi içinde şiddetli çatışmalar, manipülasyonlar yaşandığını gördüm. 

Jüri başkanlığı yaparken kendimi mümkün olduğu kadar geride tutarak demokratik bir jüri  ortamı yaratmaya uğraşıyorum. Jüri içinde gereksiz manipülatif tartışmalardan kaçınıyorum. İlk buluşmada şöyle diyorum: “Hepimizin sanat-sinema anlayışı farklı. Bu yüzden boşa tartışmayalım, birbirimizi ikna etmek zorunda değiliz. Bana sadece her kategori için ilk üç adayınızı söyleyeceksiniz.” Tabii ki filmleri izledikten sonra, yemeklerde vs. ister istemez konuşuyoruz, düşüncelerimizi paylaşıyoruz ama onun dışında uzun tartışmalara girmiyoruz. Son jüri toplantısında herkes “En İyi Film”, “En İyi Oyuncu” gibi tüm kategorilerdeki ilk üç adayını söylüyor. Herkesin birinci adayına 20, ikinciye 10, üçüncüye 5 puan veriyoruz, sonra her filmin puanlarını topluyoruz. Sonuçlar az çok kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bazen kimi dallarda birbirine çok yakın puanlar çıkabiliyor. O zaman Altın Koza’da yaptığımız gibi o dalda ödülü paylaştırıyoruz. Kimsenin ilk üçüne girmeyen, adı hiç geçmeyen adaylar üzerine konuşmuyoruz. 

Ödül gecesi sahnede konuşurken bir espri olarak “Karar aritmetik verildi” dedim, bunu da yanlış anlayıp eleştirenler olmuş. Kararları elbette hesap makinesi değil biz verdik, kastettiğim şey bu temel oylama yöntemiydi. Daha iyi bir yöntem önerisi olanlar çıkabilir ama benim kendimce bulduğum en tarafsız çözüm bu.

Elbette sanat alanında “2×2=4” gibi aritmetik işlemez, tamamen tarafsız olmak mümkün değil, hepimiz kendi beğenimiz, birikimimiz ve sınırlarımız kadarız ama bu yöntemle daha çok bağıranın hâkim olduğu jüriler son bulabilir ve kötü niyet, adam kayırma ya da haksızlıklar azaltılabilir. Tabii “astığı astık” jüri başkanı isteyenler hep vardır, onları acılarıyla baş başa bırakıyorum. Son Altın Koza’da çok uyumlu insanlarla çalıştım. Düşüncelerimiz, beğenilerimiz elbette farklıydı ama bu sorunlara ve kavgalara yol açmadı. Anlattığım yöntemle karşılıklı saygı içinde çalıştık. Sanırım içimiz rahat ayrıldığımız, hepimizin mutlu hatırlayacağı bir festivaldi. 

 

“Sanırım içimiz rahat ayrıldığımız, hepimizin mutlu hatırlayacağı bir festivaldi.”

 

​Bir jüri olarak, filmlerde aradığınız kriterler nelerdir? Bir filmin Altın Koza gibi önemli bir ödülü almasını sağlayan şey teknik mükemmeliyet mi, hikâyenin özgünlüğü ve sinema diliyle kurduğu ilişki mi, yoksa başka bir faktör mü? 

Hepsi. Sinemamız artık teknik sorunları büyük ölçüde aşmış görünüyor. Sinema salonlarındaki kötü projeksiyon sorunu dışında, filmlerin kendi teknik kalitesi hayli yüksek. Ödül kararlarını asıl etkileyen sanırım hikayenin ve kurulan sinema dilinin özgünlüğü ve filmin yarattığı bütünlük duygusu. Ama burada bir formülden, reçeteden bahsetmeye imkân yok. Filmlerle ilişkimiz bence aşka benziyor. Herkes hayalindeki “büyük aşk”ı çeşitli şekillerde tarif eder ama hiç beklenmedik bir anda gidip o tarife hiç uymayan birine aşık olabilir. Bence bir filmi beğenirken ya da bir insana aşık olurken de asıl belirleyici olan şey “X faktörü”. 

 

Bu festivalde, sizin kişisel sinema anlayışınıza en yakın bulduğunuz ve “keşfettiğiniz” yönetmen, oyuncu veya film oldu mu? 

Verdiğimiz ödüllere inanıyorum, kişisel beğenimi de yansıtıyor. “O da Bir Şey mi?” filmindeki Merve Asya Özgür ve “Buradayım, İyiyim” filminin başrol oyuncusu Bige Önal benim için çarpıcı keşiflerdi. Ödül alamayan adaylar içinde de çok beğendiklerim oldu. Tayfun Pirselimoğlu’nun filmi “İdea” bence kurduğu bütünlüklü ve her ayrıntısında özenli dünyayla sevdiğim bir filmdi. Timuçin Esen’in oyunculuğunu da çok beğendim mesela ama genel puanlama içinde maalesef öne çıkmadılar. 

 

“​9” filmiyle senaryo yazarı koltuğundan yönetmen koltuğuna geçtiniz. Sizin için bu geçiş, bir hikâye anlatıcılığı biçimi olarak ne anlama geliyordu? Senaryo dilinin ötesine geçip hikâyeyi kamera ve oyuncu yönetimi ile anlatmak size ne gibi yeni ifade olanakları sundu?

Sinema okuduğum yıllardan beri hep yazar-yönetmen olmak, kendi yazdıklarımı çekmek istedim. Başka yönetmenlere senaryo yazmak, piyasanın koşulları yüzünden “başıma gelen” bir şeydi, asıl istediğim şey değil. Sadece senaryo yazarı olduğum dönemde de hep söylediğim gibi, sinemada hikayeyi yönetmen anlatır. Senaryo, film tasarımının sadece bir bölümüdür. Bir yazılı cümlenin, bir diyalogun anlamı yönetmenin seçtiği açıya, objektife, renge, kadraja, kamera hareketine ve benzeri öğelere göre değişebilir. Sinemada bence en ideal durumda, yönetmen kendi senaryosunu yazabilmeli, senarist kendi filmini yönetebilmeli. Böylece film tasarım süreci başından sonuna aksamadan işleyebilir. Tabii ki her kuralın olduğu gibi bunun da istisnaları var: Örneğin, Türkiye’de dizilerde senaryo yazarları daha öne geçiyor. Hikayenin ipleri daha çok senaryo yazarlarında oluyor, yönetmenler teknik bir aktarıcı rolü üstleniyor. Çünkü ana akım diziler aşırı uzun ve çok hızlı çekiliyor, yönetmenlerin bir dil ve dünya kuracak, senaryoyu sanatsal anlamda yorumlayacak zamanları olmuyor.

 

Senaristlik ve yönetmenlik dışında Kuyruk ve Aşkın Alfabesi gibi romanlar yazdınız. Edebiyat ve sinema arasındaki ayrım çizgisi nerede başlıyor? Bir hikâyenin sinema diliyle mi, yoksa edebiyat diliyle mi anlatılması gerektiğine karar verme süreciniz nasıl ilerliyor?

Yıllardır “Sinema Dili” adında bir atölye yapıyorum, dört gün boyunca sadece bu konuyu anlatıyorum. Çok özetle söylersem: Her sinemacının en önce anlaması gereken şey yazılı ya da sözlü edebiyat diliyle sinema dilinin bambaşka, “yabancı” diller olduğu. Edebi bir hikâyeyi sinemada anlatabilmek için onu sinema diline tercüme etmek zorundayız. 

Benim kafam bir yazar ya da edebiyatçıdan çok sinemacı gibi işliyor. Çoğu zaman cümleler değil görüntüler, sahneler hayal ediyorum ve doğal olarak bunları bir senaryo olarak yazmak istiyorum. Ama gerçek dünyada her hikâyeden film yapmanız imkansız. O zaman oturup roman ya da hikâye olarak yazıyorum. Kafamdaki senaryoyu, edebiyat diline tercüme ediyorum.

 

“Benim kafam bir yazar ya da edebiyatçıdan çok sinemacı gibi işliyor. Çoğu zaman cümleler değil görüntüler, sahneler hayal ediyorum ve doğal olarak bunları bir senaryo olarak yazmak istiyorum.”

 

​Son yıllarda sinema sektörü dijital medya platformları, yapay zeka gibi unsurlarla büyük bir değişim geçiriyor. Bu durum, bir yönetmen olarak sizi anlatım dilinizde veya kurgu ritminizde bilinçli bir değişikliğe gitmeye yöneltti mi? Bir Altın Koza filmi, dijital platformların izleyiciyi alıştırdığı çoklu seçeneğe karşı ayakta kalabilmek için nasıl bir yol izlemeli?

Açıkçası fikrim yok. Bunları düşünmemeye çalışıyorum. Benim için en önemli şey bir filmin ne söylediği, nasıl söylediği. Ne anlatıyorum, nasıl anlatıyorum? Bunların ötesindeki sorulara “Bu filmi kime, nasıl satacağım? Nerede gösterilecek? Kaç kişi izler?” sorularına kafa yormaya başlayınca hayalimdeki filme korkunç zarar veriyor. En sevdiğim filmlerimi bunları hiç düşünmeden yaptım. Başarısız filmlerim de bu sorular ve bulduğumu sandığım cevaplar yüzünden başarısız oldu. Bunları benim yerime düşünecek iyi ve akıllı insanlar bulmaya çalışıyorum. William Goldman’ın Hollywood için dedikleri, bizim piyasamız için de geçerli: “Nobody knows anything” (Kimse bir şey bilmiyor.) Yine de düzgün insanlar aramaktan yılmıyorum. Bu söylediklerimi safça ya da fazla romantik bulanlar olabilir. Ama elimde değil, kafam başka türlü çalışmıyor. 

 

Son olarak, ilerleyen süreçte nasıl projeler bizleri bekliyor?

Yaklaşık altı yıldır İskoçya’da yaşıyorum. İskoçyalı bir yapımcıyla üzerinde çalıştığımız, Glasgow’da geçen bir senaryom var, Screen Scotland’tan geliştirme desteği de aldı. Ama çok çok yavaş “gelişiyor”, kısacası henüz para bulunamadı. Glasgow’da geçen çok daha küçük bütçeli bir proje de tasarlıyorum.  Bir de kısa oyun yazdım, burada sahnelemeyi konuşuyoruz. Ayrıca tabii ki Türkiye’de yapmak üzere işler düşünmeye devam ediyorum: “Sofralar” adında bir mini dizi ve yeni bir uzun metraj senaryo yazdım, ismi şimdilik “Hasret”. Onlar için insanlarla görüşüyorum. Hangisi en önce hayata geçer, şimdilik bilmiyorum.