24 Şub Görünmez İplerin Ucundaki Benlik
Haber:Oktay Kara
Söze çok net bir tespitle başlamak istiyorum: Zihnimiz, bize ait olmayan fikirlerin işgali altında ve işin en tuhaf yanı da bu fikirleri kendi özgür irademiz sanmamız. Eğer bu iddia size fazla ağır geldiyse, işe en basit kararlarımızla başlayalım: Bu sabah bardağa uzanırken çay mı yoksa kahve mi içeceğinize gerçekten “siz” mi karar verdiniz? Yoksa bu, çocukluğunuzdan beri üzerinizde taşıdığınız o hiç sorgulanmamış alışkanlığın bugüne yansıması mıydı?”
Sabahki tercihiniz size çok gündelik, hatta konunun ağırlığı yanında biraz hafif gelmiş olabilir. Asıl fırtına, bu basit alışkanlıkların arkasındaki o devasa neden-sonuç zincirini fark ettiğinizde kopuyor. Bir bardağa uzanmak kadar masum görünen bu eylemi, bir sistem başkaldırısına dönüştüren birini hatırlatmak istiyorum: Harvard’ın psikoloji profesörü Timothy Leary. Leary, zihnimizin iplerini çözmeye cüret ettiği için bizzat ABD Başkanı Richard Nixon tarafından “Amerika’nın en tehlikeli adamı” ilan edilmişti. Peki, bir profesörün fikirlerini bu kadar tehlikeli kılan neydi? Leary aslında basit bir gerçeğe işaret ediyordu: Çoğu zaman kendi kararımız sandığımız şeyler, aslında içinde yetiştiğimiz kültürün birer yansımasıydı. İnsanlara bu “otomatik” süreci fark etmelerini öneriyordu. Sistemin işleyişini kolaylaştıran o genel uyum hali, Leary’nin özgür iradeyi merkeze alan yaklaşımıyla bir yol ayrımına geliyordu.
Leary’nin işaret ettiği bu meseleyi biraz daha yakından inceleyelim. Şöyle bi’ durup düşünün: Eğer bugün bambaşka bir coğrafyada, farklı bir inanç sistemine veya taban tabana zıt bir siyasi görüşün hâkim olduğu bir aileye doğmuş olsaydınız; şu an canınız pahasına savunduğunuz o “sarsılmaz” doğrularınız yine aynı mı olacaktı? Muhtemelen hayır.
Büyük ihtimalle, bugün “yanlış” dediğiniz şeyleri o gün “mutlak doğru” olarak kabul edecek ve yine aynı tutkuyla savunacaktınız. Bu durum bize şunu fısıldıyor: Karakterimiz sandığımız şeyin büyük bir bölümü, aslında içine doğduğumuz sosyokültürel alanın bize sunduğu hazır giysilerden ibaret. Bizler çoğu zaman birer özne değil, çevremizin bize yüklediği yazılımı kusursuzca yansıtan biyolojik ekranlarız. Doğrusu, bu gerçekliği kendi hayatım üzerinden okuduğumda “özgün” sanarak savunduğum birçok fikrin aslında başkalarından ödünç alınmış yankılar olduğunu fark etmek sarsıcıydı. Kendi irademle seçtiğimi sandığım bu zihinsel alandaki her ses, beni kaçınılmaz olarak Spinoza’nın o sarsıcı metaforuna geri götürüyor: Havaya fırlatılan bir taşın bilinci olsaydı, yere kendi isteğiyle düştüğünü sanırdı. Durumumuz çok da farklı değil. Bizler yerçekimi kadar güçlü toplumsal kuralların bizi ittiği tarafa düşüyoruz. Tek farkımız, bu durumun kendi irademizle gerçekleştiğini sanma kibrimiz.
Peki, hangi aşamalardan geçerek bu hale geliyoruz. Bunun için bir kez daha Leary’ye uğramamız gerekiyor. Ona göre bir dizi evreden sonra var olan yapıya uyumlanıyoruz. Bu evreler genelde neyin doğru neyin yanlış, neyin ahlaki neyin gayri ahlaki, neyin önemli neyin önemsiz gibi net kategorilerin zihnimizde oluşmasını sağlayan süreçlerden oluşuyor. Leary’den ilhamla bu süreçleri öncelikle dörde ayıralım. Birincisi “hayatta kalma devresi”. Bu devre bizim bebeklik dönemimizdir. Annemiz ve babamız toplumun birer parçası olarak ilk öğreticilerdir. Özellikle bebeklik döneminde dünyayı, doğrudan değil annenin (ya da bakım verenin) sinir sistemi üzerinden tanırız. Anne, toplumsal travmalarını ya da huzurunu emzirilme anından kucağa alış biçimine kadar her an bebeğe aktarır. Eğer toplum ekonomik krizler, savaşlar, sürekli güvensizlik iklimiyle anneyi kaygıya itmişse bu kaygı biyolojik bir paket olarak bebeğin sinir sistemine işler. Böylece bebek o anki ruh hâlini yavaş yavaş karakteri olarak benimsemeye başlar. Tam tersi de elbette mümkündür. Yani annenin tutumuyla oluşan güven veya korku kodları, bireyin ileride toplumla kuracağı ilişkinin ilk temelini atar.
İkincisi, “güç ve statü” devresidir. Burada anne ve baba, toplumsal hiyerarşiyi çocuğa aktaran birer “disiplin memuru” rolünü üstlenir. Toplum, özellikle ebeveyniler üzerinden çocuğun iradesini şekillendirir. Leary’e göre bireyin “benim kişiliğim böyle” diye cesurca savunduğu baskınlık ya da çekingenlik aslında ebeveynleriyle girdiği o ilk güç mücadelesinin sinir sistemi üzerinde kalıntısıdır. Genelde şu gizli yazılım çocuğa yüklenir. Toplumdaki yerini bil. Bu mühür bir kere atıldığında, kişi hayatı boyunca birileri üzerinde tahakküm kurarak veya birilerine boyun eğerek “özgür” olduğunu sanır. Bu yukarıda bahsedilen kibrin kaynağıdır. Bir örnekle anlaşılır kılalım. Düşünün ki bir çocuk her ağladığında veya üzgün olduğunda ailesi tarafından: “Ağlanacak ne var, en küçük şeylerde hemen ağlıyor ve köşeye çekiliyorsun. Biraz neşeli ol! Bak etrafına neşeli insanlar sevilir.” Bu çocuk, sevgiyi ve kabulü neşeli olduğu anlara mühürler. Yıllar sonra hayatının en trajik anlarında dahi yüzüne istemsiz bir gülümseme yerleşir. Muhtemelen çevresindekiler onun ne kadar güçlü ve pozitif karakterli olduğunu söylerken o da kendi kendine “benim karakterim bu, olaylara hep iyi tarafından bakarım” diyerek durumun kendisine ait olduğunu sanır.
Üçüncü aşama “zihinsel harita ve mantık (okul çağı)” devresidir. Bu aşama bireyin biyolojik varlıktan kültürel bir varlığa dönüştüğü “eğitim” ve dilin başrol oynadığı anlamsal devredir. Burada dilin yapısı, semboller, toplumsal mantık sistemi öğretilir. Leary’ye göre bizler, dünyayı olduğu gibi değil bize öğretilen kelimelerin ve kavramların izin verdikleri çerçevede görebiliriz. Bu açıdan “eğitim sistemi” her bireyin sinir sistemine ortak bir zihinsel harita yükler. Bu sayede toplum için “doğru” ve “mantıklı” gelen şey bizim için de tek gerçek haline gelir. Çünkü öyle öğrenmişizdir. Dostumuz Leary burada sarsıcı bir tespit yapar: Harita, arazinin kendisi değildir. Bizlere ailede, okulda verilen haritalar (tarih öğrenimi, ideolojiler, akademik doğrular vd.) sadece bir grubun çıkarları için imal edilmiş temsillerdir. Fakat biz bu haritalara öyle kapılırız ki harita şekillerini yeryüzünün gerçek şekilleri sanırız.
Dördüncü ve son aşama “sosyo-ahlaki” devredir. Son yerleşik katman olarak burada ergenlikle birlikte sosyoseksüel bir aşamaya geçilir ve burası toplumun “iyi” ve “kötü”, “ayıp” ve “günah”, “aykırı” ve “makul” tanımlarının karakterlerimize son bir cila gibi sürüldüğü yerdir. Önceki aşamalarda birey hayatta kalma ve hiyerarşide yer edinme üzerinden şekillendirilmişti. Burada toplumun “etik” sınırları devreye girer. Leary’ye göre artık en derin ihtiraslar dahi toplumun ahlak filtresinden geçmeden eyleme geçemez ve bu katman sinir sistemimize ahkali bir bekçi yerleştirir. Yani kişi, zor bir ahlaki karar anında vicdanın sesini dinleyip “doğru” olanı yaptığını sanırken aslında sadece dördüncü evresine mühürlenmiş hazır yazılımın onay mekanizmasını çalıştırmış olur. Bundan ne fazlası ne de eksiği.
Çok fazla duyuyorum: “Ne yapayım bu benim karakterim”. Bu iradenin en hafif tabirle teslimiyetinin beyanıdır. Siz, nihai ifası da diyebilirsiniz. Yani kendi benliklerini bir nevi geçmişin kirli raflarına bırakmış, üzerine yeni bir şey eklenemez şekilde ara sıra antika gibi masanın üzerinde bırakmaktan ileri gidemez hâldeler. (Bu yazıyı okumamalarını umuyorum).
Daha fazla uzatmamak adına ufak hatırlatma yapıp bitireceğim. Yazı, okuyucunun aklına: “ Freud zaten benzer şeyleri yüzyıl önce söylemişti” gibi bir eleştiri gelebilir. Bu eleştiri haklı bir eleştiridir. Ancak Leary de Freud’un açtığı yolu inkâr etmiyor. Ama unutmayın bu hikâyenin sadece birinci bölümüydü. Freud bizi çocukluk odamıza hapsedip travmalarımızın içine kilitler. Leary ise odayı da kilidi de gösterir. Tek farkla anahtar sunmayı da ihmal etmez. Bu nedenle fazlaca tehlikelidir. Bir sonraki sayıda karakter hapishanesinin duvarlarını nasıl esnetebileceğimizi, o mühürleri nasıl söküp atabileceğimizi ve “ben böyleyim” dediğimiz o eski yazılımı nasıl baştan sona güncelleyeceğimizi tartışacağız.
