20 Şub “Bazen ev sadece bir bina değil, bir insandır”
Arel Medya olarak Dedemin Evi filminin senaristi Buğçe Çalışkan’la söyleştik. Çalışkan’ın senaristliğini yaptığı Dedemin Evi belgeseli, bizleri anıların saklandığı sessiz bir yolculuğa çıkarıyor. Çalışkan “filmde kimlik, aidiyet ve göç zaten çok önde duran temalar ama bunların yanında özellikle hissettirmek istediğim bir şey vardı: Bazen ev sadece bir bina değil, bir insandır” sözleriyle filmini tanımlıyor.
Haber: Efe Ahmet Tokar
Fotoğraf: Eslem Sena Söğüt
Yapımınızla beraber bu yıl 32’ncisi düzenlenen Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde yer aldınız. Filmi çekme fikriniz nasıl gelişti, bu filmde ele aldığınız yolculukları kaleme almadaki temel sebebiniz neydi?
Ben iki tarafı da göçmen bir ailenin içine doğdum. Çok kültürlü bir ortamda, anneanne ve babaanneyle iç içe büyüyünce insanların hem günlük hayatlarını hem de içlerinde taşıdıkları acıları daha yakından görüyorsun. Ben de hep bu acının kaynağını merak ettim. Bu merakla 2014’te bir kitap yazmaya başladım. Kütüphanelere gittim, derneklere uğradım, röportajlar yaptım. Fakat Balkanlar o kadar geniş bir konu ki tek bir kitapta toparlamak mümkün olmadı ve proje bir süre rafa kalktı. Sonrasında hem Bulgaristan’a hem Yunanistan’a gidip akrabalarımı ziyaret ettim. O yolculuklar eski projeyi içimde tekrar canlandırdı. Sonra Gülten Taranç’la tanıştım. Ona köylerimi ve kitap fikrini anlattım. Bu hikâyenin bir belgeselde çok daha fazla insana ulaşabileceğini söyledi. Böylece Dedemin Evi fikri şekillenmeye başladı diyebilirim. Aslında film, yıllardır içimde biriken o “bu hikâyeyi anlatmalıyım” duygusunun devamı oldu.
Belgeselde aile üyelerinizin yolculuğu ve mevcut yaşamı anlatılıyor. Çekim süreci boyunca ekipte ve aile üyelerinizde en çok size yansıyan duygu neydi? Özlem varsa bu özlem neye duyuluyordu?
Çekim sürecinde en çok hissedilen duygu kesinlikle özlemdi ama bu öyle tek bir yere duyulan bir özlem değildi. Aile üyelerimde hem gittikleri topraklara hem de geçmişteki yaşamlarına dair bir hasret vardı. Kamera açıldığında bu ister istemez ortaya çıkıyordu. Mesela filmin baş anlatıcısı olan dedem Şevket, göçten bu yana Yunanistan’a hiç gitmemiş. Aradan 50 yıl geçmiş. “Özlemedim ben orayı” diyor ama mimikleri tam tersini söylüyor. Bir gün ona Karaçanlar’dan Fanari’ye nasıl gidebileceğimi sordum ve bana yolu uzun uzun anlattı. Sanki dün çıkmış gibi… Ve ben gittiğimde gerçekten onun tarif ettiği gibi buldum. Bir de göç eden insanların kendi kültürlerini yaşatmaya devam etmeleri var. Bizim evde hâlâ arefe çöreği ve lütenitsa yapılır; havluya ‘kırma’ denir. Bu kelimeler, yemekler, küçük alışkanlıklar aslında kültürü yaşatmanın ve özlemi biraz olsun hafifletmenin yolları.
Belgeselin ana temaları olan kimlik, aidiyet, özlem, göç ve bellek temaları dışında seyirciye hissettirmeyi amaçladığınız bir başka duygu var mıydı?
Filmde kimlik, aidiyet ve göç zaten çok önde duran temalar ama bunların yanında özellikle hissettirmek istediğim bir şey vardı: Bazen ev sadece bir bina değil, bir insandır. Bizim ailede bu kişi dedem. Herkesin toplandığı, sığındığı, kendini en rahat hissettiği yer o. Bu yüzden film boyunca dedemi biraz da “ev” gibi konumlandırdık. Aslında bunu çocukken çok fark etmiyordum. Yıllar sonra ilk kez köyümüze gidip bir bayramı orada geçirince şunu anladım: Benim köyüm de, evim de aslında dedemmiş. Bu yüzden filmde sadece göçün acısını değil, insanların yeni yerlerde kendine nasıl bir “ev hissi” kurduğunu da göstermek istedim. Yönetmenlerim Gülten ve Ragıp Hoca da dedemi tanıdıkları için bu hissi çok iyi anladılar ve dedemi filmde gerçekten “ev” gibi konumlandırdılar.
Türkiye’nin en prestijli film festivallerinden biri olan Altın Koza’da yer almak sizi nasıl hissettiriyor?
Altın Koza Türkiye’nin en köklü festivallerinden biri. Bu yüzden orada yer almak benim için gerçekten çok değerli. Film bittikten sonra dünyanın dört bir yanındaki festivallere başvurmaya başladık ama içimden hep “Türkiye prömiyerimizi Adana’da yapacağız” diyordum. Haberi aldığım an bu yüzden hem şaşırmadım hem de inanılmaz sevindim. Bizim için Altın Koza, “doğru yoldayız” hissinin somutlaştığı yer gibi oldu.
Filminiz, izleyici karşısına çıktıktan sonra nasıl dönütler aldınız? Filmi çekmekteki amacınızı ya da vermek istediğiniz mesajı izleyiciye istediğiniz gibi aktarabildiniz mi?
İzleyiciden beklediğimden daha güçlü dönüşler aldım. Göç ve aidiyet çok kişisel konular gibi görünse de aslında birçok insanın ortak hafızasına dokunuyor. Filmden sonra pek çok kişi yanıma gelip kendi aile hikâyesini anlatmak istedi. “Bizimkiler de aynı şeyleri yaşamış” cümlesini o kadar çok duydum ki, bu benim için çok değerliydi.
Bazı izleyiciler “Ben de köylerimi, köklerimi bulmalıyım” duygusuna kapıldıklarını paylaştı. Bu etkiyi görmek beni gerçekten çok mutlu etti. Çünkü filmde yapmak istediğim şey tam olarak buydu: Kendi hikâyem üzerinden insanların kendi köklerini hatırlaması.
İzleyiciler; filmin yapım sürecini, kamera arkasını göremiyor. Peki yapım süreci boyunca zorlandığınız bir konu oldu mu, yapım süreci nasıldı?
Biz toplamda dört kişiydik: Yönetmenlerim Gülten ve Ragıp Hoca, görüntü yönetmenimiz Ozan Abi ve ben. 12 günlük yurtdışı çekimlerimizin sadece 2 gecesini otelde geçirdik. Geri kalan her şey tamamen dayanışmayla ve insanların bize açtığı kapılarla ilerledi. Batı Trakya Türkleri Dayanışma Derneği İzmir Başkanı Mümin Durmuş, İskeçe Müftülüğü’nün konukevini ayarladı. Yine İskeçe’de Hande Hanım evini bize bıraktı. Bulgaristan çekimleri için ise BALGÖÇ İzmir Başkanı Abdurrahim Nursoy Romantica Hotel’i ayarladı. Kalan günlerde de babamın Kazanlak’taki evinde kaldık. Bu, şu anlama geliyor: Gerçek anlamda bir “yol filmi” yaşadık. Belgeselin arkasında büyük bir prodüksiyon yoktu ama çok güçlü bir dayanışma vardı.
Son olarak, ileride sizi nasıl projelerle birlikte göreceğiz?
Şu anda üzerinde çalıştığım birkaç proje var. Bunlardan biri, uzun süredir kafamda olan bir konu; beden ve güzellik algısı, besin alerjileri ve dünyanın değişen beslenme alışkanlıklarıyla ilgili bir belgesel. Aynı zamanda aile tarihlerimizi ve göç hikâyelerini odağına alan başka projeler de düşünmeye devam ediyorum. Çünkü bu konu benim için biten bir şey değil; hikâyeler değişiyor ama kökler hep aynı yerde duruyor.
