08 Oca Aziz Aksöz: “Talebe karşılık verme telaşı, sektörde hızlı ama niteliksiz bir dönüşüme yol açtı”
Saç ekimi sektöründeki hızlı ve denetimsiz büyüme, tıbbi etiğin yerini ticari hedeflerin almasına neden oluyor. Bilimsel temelden yoksun planlamalar ve donör sahasının yanlış yönetimi, hastalar için estetik kayıplar ve geri dönüşü zor doku hasarları doğurabiliyor. Tıbbi etik ilkelerin ticari kaygıların gölgesinde kaldığı bu çalışma alanında; denetimsiz operasyonlar ciddi komplikasyon riskleri barındırıyor. Arel Medya, sektördeki bu kritik tabloyu mercek altına alırken; merak edilenleri ve hastaların dikkat etmesi gereken noktaları Türkiye’de saç ekimi denince ilk akla gelen isimlerden Saç Ekim Uzmanı Aziz Aksöz’e sordu.
Söyleşi: Eslem Sena Öğüt
Türkiye saç ekiminde dünya markası haline geldi ama şikâyetler de artıyor. En sık karşılaştığınız hasta mağduriyeti nedir ve bu hatalar nasıl ortaya çıkıyor?
Özellikle Türkiye’de saç ekimi sektörü, maalesef kontrolsüz bir şekilde büyüdü. Bu hızlı büyüme neticesinde yeterli sayıda doktor ve sağlık personeli bu tempoya yetişemedi. Talebe karşılık verme telaşı, sektörde çok hızlı ama niteliksiz bir dönüşüme yol açtı. Sonuç olarak operasyonlar, yeterli tecrübesi ve bilgisi olmayan kişiler tarafından gerçekleştirilmeye başlandı. Bugün sektörde en çok karşılaştığımız sorunların temelinde de bu yatıyor: Doğallıktan uzak ön saç çizgileri, donör bölgenin hırpalanması, homojen olmayan alımlar, kalıcı skar izleri, nekrozlar ve enfeksiyonlar… En nihayetinde kişinin anatomisine uygun olmayan bir görüntü ortaya çıkıyor. Öyle ki şu an saç ekimi yaptıranların büyük bir kısmı, aslında ilk operasyonda yapılan hataları düzelttirmeye çalışıyor.

“Merdiven altı” işletmelerin bu kadar çoğalmasının nedeni nedir? Hastalar bu kurumları nasıl ayırt edebilir ve hastaların dikkat edeceği en kritik noktalar neler olmalı?
Merdiven altı işletmelerin bu kadar çoğalmasının en büyük sebebinin tabii ki maddi kazançlar olduğunu söyleyebiliriz. Herkes bu işten bir para kazanmak istiyor, haliyle bu tarz işlemler daha fazla gerçekleşiyor. Tabii ki bununla beraber bir denetimsizlik söz konusu. Sağlık Bakanlığı; ilçe ve il sağlık müdürlükleri ekipleriyle denetim yapsa da bu noktada maalesef ciddi anlamda eksiklikler var; denetimlerin tam anlamıyla yerine getirildiğini söyleyemeyiz. Bir diğer noktada, “Hastalar bu kurumları nasıl ayırt edebilir?” sorusu var. Hastaların merdiven altı bir kurumu ayırt etmesi çok zor; çünkü çoğu, hastane ve kliniklerde oda kiralayarak işlemler gerçekleştiriyor. Yani hastaneler ek gelir elde etmek için saç ekimi odalarını dışarıdan gelenlere belli bir ücret karşılığında kiralıyor. Bu müsaadeler bazen yasal bir zeminde ilerliyor; oradakilerin personel çalışma belgesi çıkarılıyor, SGK’ları yapılıyor, ödemeleri kurum üzerinden gerçekleştiriliyor. Bunlar olması gereken şeyler ama biz biliyoruz ki birçok yerde süreç bu şekilde ilerlemiyor, işlemler illegal yöntemlerle gerçekleşiyor. Hastanın araştırma yaparken tüm bu teknik detaylara hakim olabilmesi pek mümkün görünmese de güvenlik ve resmiyet adına doktorun diploması, SGK’sı ve personel çalışma belgesi olup olmadığı gibi detaylar sorgulanabilir.

ÇİM ADAM GÖRÜNTÜSÜ NEDEN OLUŞUR
Birçok hasta, saç ekiminden sonra doğallıktan uzak “çim adam görüntüsü” gibi sonuçlardan şikâyet ediyor. Bu hatanın temel nedeni nedir ve nasıl önlenir?
Bu konudaki başarıyı belirleyen birçok faktör var. Ancak en başa yanlış yapılan bir planlamayı koymak en doğrusu olacaktır. Biz bir hastanın saçını ekmeden önce, dökülme olan bölgenin ne kadar büyük olduğunu tam olarak tespit etmek zorundayız. 100 santimetrekareye mi, yoksa 300 santimetrekareye mi işlem yapacağımızı bilmeliyiz; çünkü alan değiştikçe kullanılacak matematik tamamen değişiyor. Bununla birlikte donör bölgemizin tek bir operasyonda ne kadar saç kökü vermeye müsaade ettiğini doğru analiz etmeliyiz. Tek seferde 4000 kök mü alabiliyoruz, yoksa limitimiz 2500 mü? Açık olan bölgeyi tek bir seansta mı kapatacağız, yoksa bunu sürece mi yayacağız? Hasta beş operasyon geçirmek istiyor ama donör bölgesi buna uygun mu? İşte bu noktada hastaya, beklentilerini de yöneten, gerçekçi bir planlama sunulması gerekiyor. Saç çizgisi nereden başlayacak? Bu saç çizgisi alım bölgesinin içerisinde mi, yüz hatlarının içerisinde mi kalıyor? Saçları dökülmeye devam ediyor. Bu dökülen saçlarının arasından mı bu işlemi gerçekleştireceğiz? Beş sene sonra kendi saçları döküldüğünde kötü bir görüntü oluşacak mı? Ayrıca donör bölgeden alınan 3000 veya 4000 kökün niteliğini de iyi ayrıştırmak gerekir. Kökler tekli mi, yoksa çoğunluğu ikili, üçlü mü? Eğer sadece sayı üzerinden işlem yapılırsa istenilen yoğunluk elde edilemez; burada “saç kökü sayısı”ndan ziyade “nitelikli saç kökü”nden bahsetmeliyiz. Bunlar doğru yapılmadığında siz doğru bir açıyla kanal açsanız bile, santimetrekareye 50 tane kök koysanız bile ortaya çıkacak olan sonuç yine çim adama benzeyen, saç ekimi yapıldığı belli olan bir görünüm olacak, hasta doğal bir sonuç almadığı için mağduriyet yaşayacaktır. Donör bölgeden aşırı alım yapıldığında oluşan homojen olmayan boşluklar, yanlış hesaplama nedeniyle ortaya çıkan seyrek görünüm, doğal olmayan düz ve simetrik yüz hattına yakın bir saç çizgisi, kişinin hem tarama problemi yaşamasına hem de doğal olmayan bir görünüme sahip olmasına neden olur. Bu yüzden her şeyin eksiksiz, doğru şekilde yapılması gerekiyor. Operasyonu gerçekleştirecek kişinin bilgi ve tecrübeye sahip olması lazım. Hastalar, sadece “çok güzel olacak” vaadine güvenmek yerine, doktorun önceki çalışmalarını incelemeli ve kendi durumunu doktoruyla detaylı bir muayenede tartışmalıdır.
“TEKNİĞİ DEĞİL OPERASYONUN KİMİN YAPTIĞINA BAKMALI”
Sosyal medyada ve reklam kampanyalarında sürekli “yeni bir teknik, yeni bir yöntem” görüyoruz. Gerçekte bu tekniklerin kaç tanesi bilimsel temele dayanıyor? Hastalar bu pazarlama tuzaklarına karşı nasıl korunabilir?
Aslında baktığımızda temelde bir sürü teknik yok. Saç ekiminin özünde tek bir durum söz konusu: Eğer erkek tipi saç dökülmesi yaşıyorsak kafamızın üstü, ortası ve tepe bölgesi dökülüyor; biz de dökülmeme özelliğine sahip olan, yani iki kulak arasında kalan bölgeden saç köklerini alarak o bölgeyi tekrar saçlandırmaya çalışıyoruz. Temelde saç ekimi böyle bir işlem. Tabii bu işlem, bir takım alet ve ekipmanlarla gerçekleştiriliyor ve bu araçlar zaman içerisinde farklı isimlerle anılmaya başlandı. Örneğin; günümüzde saç köklerinin tek tek alınma yöntemine “FUE” diyoruz. Kökleri transfer ederken kullandığımız yöntemlerde ise bir kafa karışıklığı var. Normalde biz önce ekim yapılacak alanı deleriz, yani saçın çıkış yönüne göre bir açı veririz; sonra da bir penset yardımıyla kökü oraya yerleştiririz. Aslında baktığınızda bunun teknik bir adı yok ama zaman içerisinde aletler iyileştikçe bunlar birer “teknik” gibi sunulmaya başlandı. Bugün en çok kullanılan isimlerden bir tanesi “Safir”. Safir aslında o kanalı açmaya yarayan bıçağın yapıldığı maddenin ismi. Bu aletle işlem yapıldığında otomatik olarak daha iyi sonuç alınacağı düşünülüyor ama bu kesinlikle böyle değil. Safir sadece o deliği açıp kökü oraya koymamıza yarayan bir araç. Siz bunu safir bıçakla değil, metal bir bıçakla veya iğne ucuyla da yapabilirsiniz. Bu tamamen kişinin o aleti ne derece düzgün kullandığıyla ilgili bir şey. Bir söz vardır; “El çalışır, alet övünür” diye, durum tam olarak bundan ibaret. Bir adım daha ileri gidelim; “DHI” dedikleri, uçlu kalemlere benzeyen yapılar var. Saç köklerini iğnenin ucuna takarak direkt kafa derisine batırma şeklinde ekim yapıldığı için bu yöntemin daha başarılı olduğu söyleniyor. Burada da kullanılan aletin bir üstünlüğü yok, kullanıcının o alete ne kadar hakim olduğuyla alakalı. Eğer safirle doğru açılar verilirse iyi sonuç, kötü açılar verilirse kötü sonuç elde edilir. Bu yüzden insanların teknikten ziyade operasyonu kimin yaptığıyla ilgilenmesi gerekiyor.
Saç ekimi aslında sadece greft transferi değil; planlama, anatomi, medikal değerlendirme ve uzun vadeli bakım gerektiren bir süreç. Bu bütünleyici yaklaşım neden çoğu merkezde eksik?
Aslında durumu tek bir kelimeyle özetleyecek olursak; hiçbir kurumun ya da hekimin bu hataları bilerek yaptığını düşünmüyorum. Ancak şöyle bir durum söz konusu: Türkiye’deki saç ekim sektörü usta-çırak ilişkisiyle yürüyor. İşlem, bilimsel bilgiden ziyade el becerisine dayalı görüldüğü için birçok kişi okumadan, araştırmadan veya işin doğrusunu tam kavramadan, sadece kulak dolgunluğuyla bu işi yapmaya çalışıyor. Problemlerin ana kaynağını da maalesef bu durum oluşturuyor. Kişiler kendini geliştirdikçe, “Hastayı nasıl daha iyi noktaya taşıyabiliriz?” diye düşündükçe, hasta ve doku güvenliğini ön planda tuttukça başarılı sonuçların sayısı da artacaktır. Bu noktada ümitliyim; çünkü her geçen gün daha tecrübeli ve daha bilgili insanların sektöre girdiğini görüyorum. Yine de halihazırda çok ciddi eksiklerimiz var. Bizlere düşen görevlerden biri de bilgilendirmeyi sadece hastalarla sınırlı tutmayıp bu işi yapan meslektaşlarımızı da eğiterek ve doğruyu anlatarak süreci iyileştirmektir.
Bazı hastalar, operasyonu “uzman” yerine teknikerlerin hatta hemşire bile olmayan kişilerin yaptığını söylüyor. Bir saç ekimi ameliyatında işin ne kadarı uzman tarafından yapılmalı?
Türkiye’deki saç ekimi mevzuatına göre konuşacak olursak; bir operasyonun yapılabilmesi için başında mutlaka bir plastik cerrah, dermatolog veya medikal estetik sertifikası olan bir hekimin bulunması gerekir. Bu hekime; hemşire, sağlık memuru veya anestezi teknikeri gibi sağlık personelinden oluşan bir ekip eşlik eder. Tabii bir saç ekimini başından sonuna kadar sadece bir doktorun tek başına yapması pek mümkün olmuyor. Bu noktada, yönetmeliklere uygun şekilde kendi aralarında bir iş bölümü yapılıyor. Hangi aşamada hangi teknisyenlerin, hangi aşamada hemşirenin veya doktorun olması gerektiğine dair yazılı dokümanlar ve kurallar mevcuttur. Doktor burada inisiyatif kullanarak, uzun yıllardır tecrübe sahibi olmuş bir hemşireye veya teknisyene operasyonun büyük bir bölümünü devredebilir; kendisi ise sadece gözetmen veya koordinatör olarak süreci yönetebilir. Mevzuat açısından bunda bir sakınca yoktur; bu tamamen süreci yönetebilmekle ilgili bir durumdur. Ancak aldığınız hastaların takibini düzgün yapamıyorsanız, bu yaklaşım iyi bir sonuç için yeterli değildir. Doktor aslında saç kökü alımını da yapabilir, ekim işlemini de gerçekleştirebilir, planlamayı da yürütebilir. Fakat baktığımızda bunu pek görmüyoruz; genelde doktor işin başında duruyor, belli aşamalarda müdahale ediyor ve kalan süreci sağlık personeline devrediyor. Bu modelin ne kadar başarılı olduğunu ise ancak bir sene sonra, hastanın nihai görüntüsü ortaya çıktığında anlayabiliyoruz.
Greftlerin yanlış alınması sonucu donör bölgede kalıcı izler, seyrelme ve yamalı görüntüler oluşabiliyor. Bu komplikasyon neden bu kadar sık görülüyor? Gerçek bir uzman donör yönetimini nasıl yapar?
Özellikle tıp alanında uzmanlaşmış, tıp fakültesinden veya sağlık bilimlerinden mezun olmuş bir insan için en kutsal değer; insan bedenine ve vücut bütünlüğüne zarar vermeme ilkesine riayet etmektir. Gerçek anlamda bu eğitimi almış bir uzman, insan bedenine zarar vermeyi aklından bile geçirmez. Ancak işin içine hız, rekabet ve bilgisizlik girdiğinde maalesef bu ilkelerin çiğnendiği durumlarla karşılaşılabiliyoruz. Günümüzde saç ekimi, donör bölgeden yani dökülmeme özelliğine sahip bölgeden köklerin alınmasıyla yapılıyor. Şu an Türkiye’de maalesef yoğun bir “saç kökü alma yarışı” söz konusu. Kişinin donör bölgesini bozma, orada kalıcı bir hasar bırakma pahasına; o bölgenin kaldıramayacağı kadar yoğun kök alınan uygulamalar yapılıyor. Sonucunda ise o bölgenin adeta yanmış bir dokuya dönüştüğünü görüyoruz. Homojen olmayan bir alım yapıldığı için estetikten tamamen uzak görüntüler ortaya çıkıyor. Bunun yaşanmaması için doku bütünlüğünü bozmayan bir planlama yapılması ve işlemi gerçekleştiren kişinin bu bilince, bu tıbbi bilgiye sahip olması gerekiyor. Hasta daha fazlasını talep etse bile, onu ikna etmek bizim sorumluluğumuzdur. Çünkü genel olarak “ne kadar çok kök alınırsa o kadar iyi sonuç alınır” gibi yanlış bir düşünce var. Bunun böyle olmadığını, önemli olanın dokuyu koruyarak en verimli sonucu almak olduğunu hastaya çok iyi anlatmak gerekiyor.
Operasyon sonrası bakım süreci çoğu merkezde hızlıca geçiştiriliyor veya hastaya yeterli eğitim verilmiyor. Sağlıklı bir bakım protokolü nasıl olmalı? Hastalar hangi konularda mutlaka bilgilendirilmeli?
Operasyon sonrası bakım süreci birçok merkezde hızlıca geçiştiriliyor. Bunun temel nedeni, bilgiyi veren kişilerin yeterli donanıma ve doğru bilgiye sahip olmamasından kaynaklanıyor. Örnek verecek olursak; biz operasyon sonrasındaki ilk 10 günde veya devam eden süreçte hastalarda enfeksiyon, nekroz ya da yüz şişmesi gibi durumlarla karşılaşabiliyoruz. Şunu açıkça belirtmek gerekir ki doğru bir operasyon yapılmadıysa, hastanın hiçbir hatası olmasa bile bu problemler ortaya çıkar. Yani enfeksiyon veya nekroz oluşumu, çoğu zaman hastanın kendine iyi bakmamasından değil, tamamen operasyon kaynaklı hatalardan meydana gelir. Ancak yüzün şişmesi gibi durumlar için hastayı doğru bilgilendirmek, kullanacağı bantların önemini anlatmak ve takibini titizlikle yapmak gerekir. Bu noktada, operasyonun ilk 12 günü ile sonraki süreci birbirinden ayırmak şarttır. İlk 12 günde hastanın tamamen ekim yapılan bölgeyi korumaya yönelik bir protokolü takip etmesi gerekir. Operasyonun ilk 12 gününde tamamen ekim yapılan bölgenin korunmasına dikkat edilmeli; ondan sonraki süreçte ise o bölgenin korunmasından ziyade, gelişebilecek bazı durumlara dikkat edilmesi konusunda hastanın bilgilendirilmesi gerekiyor. Birçok kurumda operasyonun ikinci veya üçüncü haftasından sonra, ekim yapılan ya da kök alınan bölgeye masaj yapılması yönünde yanlış bir bilgilendirme yapılıyor. Halbuki bu ciddi bir hatadır. İşlem yapılan bölgede gözenekler hâlâ açık olduğu için masaj uygulandığında bölgeye bakterilerin girmesine zemin hazırlanır. Bunun sonucunda da şiddetli kızarıklıklar, yanmalar, sivilcelenmeler ve ağrıların meydana geldiğini gözlemliyoruz. Bu, sektördeki en büyük yanlışlardan biridir; genellikle süreci tam bilmedikleri için hastaya bu tavsiyeyi veriyorlar. Burada hastadan ziyade, işlemi yapan kişilerin doğru bilgi verebilmek adına kendilerini eğitmesi gerekiyor.
Hastalar bazen üçüncü, dördüncü ayda dökülmeleri görünce panikliyor ya da sonuç beklentisi gerçekçi olmuyor. Bir uzmanın hastayla doğru iletişimi nasıl olmalı? Beklentiler nasıl yönetilir?
Hastalar üçüncü aya kadar “şok dökülme” dediğimiz süreci yaşayabiliyorlar. Üçüncü aydan sonra artık asıl saçlar çıkmaya başlıyor. Ancak dördüncü, beşinci aylara gelindiğinde eğer hayal edilen görüntü oluşmaya başlamadıysa, operasyonu yapan kişinin bu süreci iyi yönetebilmesi gerekir. Biz biliyoruz ki ekimden hemen sonra orada kalıcı bir saç varlığı olmaz; üç buçuk-dört ay sonra ekilenler yavaş yavaş çıkar ve her ay yoğunluk biraz daha artar. Kişi altıncı aya gelip o yoğunluğu bizzat gördüğünde rahatlamaya başlar. Bu aşamadan sonra hasta ile doktor veya takip sorumlusu arasındaki iletişim yavaş yavaş azalır; çünkü kişi sonuç almaya başladığı için artık kendini güvende hisseder. Ancak burada eğer çıkan sonuç beklentiyi karşılamıyorsa, operasyon öncesinde vadedilenlere bakmak gerek. Eğer hastaya gerçek dışı vaatlerde bulunulduysa, sonuç objektif olarak iyi olsa bile hastanın beklentisi çok yüksek tutulduğu için kişi kendini mutsuz hissedecektir. Bu noktada “Bir uzmanın hastayla iletişimi nasıl olmalı?” sorusu gündeme geliyor. Her şeyden önce iletişim tamamen gerçekçi olmalı. Hastaya tüm süreci olduğu gibi anlatmalıyız. Fakat gözlemlediğim kadarıyla bazı uzmanlar, hasta kaybetmemek adına bazen gerçeğin dışına çıkarak hastaları yanlış yönlendirebiliyor. Beklentiler nasıl yönetilmeli? Hastanın kendi gerçekliğine göre bir hedef belirlenmelidir. Örneğin, bir yanık vakasında %80 oranında başarı elde edeceğimizi öngörsek bile muayene esnasında bu beklentiyi %30-40’lara çekmeye çalışırız. Hastayı her zaman en kötü senaryoya hazırlarız; çünkü bazen bizim kontrolümüz dışında gelişen faktörler devreye girebilir. Hastayı büyük beklentilere sokmadan, gerçekçi bir denge kurmak en doğrusudur. Hasta başına gelebilecek komplikasyonları da mutlaka bilmelidir; ancak şunu da eklemek gerekir ki saç ekimi doğru ellerde yapıldığında sürekli komplikasyon yaşanan bir işlem değildir.

Saç ekimi yaptırmayı düşünen bir kişi, merkeze veya uzmana karar vermeden önce hangi 5 soruyu mutlaka sormalı? Bu sorular neden hayati?
Birincisi, “Doğal bir görüntü için nasıl bir yol izliyorsunuz?” sorusu mutlaka sorulmalı. Çünkü şu anda gördüğüm kadarıyla en büyük problem doğallıkla ilgili. Doğallık derken sadece ekim yapılan bölge değil, aynı zamanda donör bölgenin doğallığını korumak, en az ön bölgeye yapılan işlem kadar önemli.
İkincisi, “Ekilen saç köklerinin daha iyi çıkması için neler yapıyorsunuz, ek tedavileriniz neler?” diye sorulmalı. Her ne kadar donör bölgesinden sağlam kökler alsak da neticede bunları başka bir yere transfer ediyoruz ve orada yaşamalarını bekliyoruz. İki bin, üç bin, dört bin tane delik açtığımız bir alana bu kökleri canlı bir şekilde transfer ettiğimizde, onların kendilerine yer edinip tekrar çıkması gerekiyor. Oradaki damarlanmayı, kanlanmayı, beslenmeyi ve iyileşmeyi artırmak için ne gibi ek tedaviler uygulandığının cevabını geçiştirerek değil; kullanılan yöntemin veya protokollerin detayına inilerek alınması gerekiyor.
Üçüncüsü, “Santimetrekareye ne kadar kök ve kaç tane saç teli ekiyorsunuz?” diye sormanız gerekiyor. Eğer bir kişi “Ben santimetrekareye 90-100 tane kök ekiyorum,” diyorsa zaten oradan hemen çıkmak gerekiyor. Ya da tam tersi “15-20 tane ekiyorum,” diyorsa oradan da uzaklaşmak lazım. Olay sadece saç kökü ekmek değil; biz donör bölgesinden alım yaparken oradaki saç teli miktarını görüp hesaplayabiliyoruz. Orada ikili, üçlü, dörtlü, beşli saç tellerinden oluşan kökler varsa oradaki yoğunluğu da çok rahat bir şekilde hesaplayarak ortaya çıkacak olan sonucu öncesinden kestirebiliyoruz. Bununla birlikte, operasyon bölgesinde nekroz veya enfeksiyon olmaması için hangi önlemlerin alındığını bilmek lazım. Çünkü bir kez nekroz veya enfeksiyon olduktan sonra çözümü artık çok zordur. önemli olan bunlar olmadan önce alınacak önlemlerdir. “Enfeksiyon olmaması için ne gibi önlemler almamız gerekiyor?” Sorusunun scevabının alınması gerekiyor.
Dördüncüsü, başarılı bir ekip saç kökü ve saç teli ayrımını yapıyor mu? “Sizden 5000 kök aldık, çoğu ikili-üçlüydü,” diyen bir yerden hemen uzaklaşmak gerekir. Eğer sadece kök sayısıyla ilgileniyor, elde edilen saç teli sayısıyla ilgilenmiyorlarsa burası doğru yer değildir. Sayısal değere değil, niteliğe bakmalıyız. Üç bin kök alırsınız ama her kökte üç saç teli varsa 9000 tel ekmiş olursunuz. Önemli olan donör bölgeyi hırpalamadan, az sayıda kökle en iyi sonucu almaktır.
Beşincisi, “Günde kaç hasta alıyorsunuz?” Günde bir operasyona girmekle on operasyona girmek arasında ciddi bir fark var. O gün kendinizi özel hissetmeniz gerektiğini ve bir problem çıktığında anında müdahale edilebilme olasılığını göz ardı etmemelisiniz.
Son olarak; “Neden sizi tercih etmeliyim?” sorusunun cevabı alınmalı. Karşılığında “En iyisi biziz” veya “6 seans PRP hediye” gibi klasik cevaplar değil de gerçekten neden onları tercih etmeniz gerektiğine dair ikna edici bir açıklama duymak çok önemli.
